3 Ağustos 2010 Salı

ALAK SURESİ(1-5)


AÇIKLAMA
Resulullah aleyhisselamın nebevi hareket metodunu gözardı etmeden hangi zamanda hangi uygulamayı hayatına geçirdiği ve uyguladığı konusunu dikkate alarak kuranın nuzul sırasına göre okuyup ve bu konuda çalışma yaparak insanlar hayatına aktarmaları halinde hem resulullahın çizgisinde olacaklar hemde ihtilafları aralarında çözmüş olacaklardır.Yani bir anlaşmazlığa düştüklerinde Allah resulunu hakem tanımış olacağız ki bu kuranın emridir.İnsanların çoğu bu konuyu gözardı edip herkes başka bir metod takip edip nebevi hareket metoduna uygun hareket etmediği için ihtilaflar çoğaldı.
عَلَقٍ(pıhtılaşmış kan)
Alimlerin icmaı ile Sûre mekkîdir. Kur'ân'dan ilk nazil olandır. Vahyin ilk nüzulünde başından beş âyet-i kerimenin nazil olduğu, Sûrenin kalan kısmının ise daha sonraları Ebu Cehl hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
1. Yaratmış olan Rabbının adıyla oku.
2. Ki O, insanı bir "Alak"tan yarattı.
3. Oku, O senin Rabbın sonsuz bir kerem sahibidir.
4. Ki O, kalemle öğretmiştir.
5-O insana bilmediklerini öğretmiştir.
Yahya ibn Bükeyr kanalıyla Hz. Aişe'den rivayette o şöyle anlatıyor: Rasûlullah (sa)'a gelen ilk vahy uyku halinde iken görmüş olduğu sâdık rüya­lardır. Hangi rüyayı görse mutlaka gün aydınlığı gibi aynen çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi, Hıra mağarasına çekilip orada pek çok gece ibadetle geçi­rirdi. Bunun için de yanına azık alırdı. (Azığı bitince) Hz. Hadice'nin yanına gelir ve yine azığını alıp tekrar mağaraya dönerdi. Nihayet O Hıra mağarasında iken hakk ona geliverdi. Melek O'na geldi ve: "Oku." dedi. Rasûlullah: "Ben okuyucu değilim (okuma bilmiyorum)." dedi. Hz. Peygamber der ki: "Melek beni aldı ve takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "Oku." dedi. Ben yine: "Ben okuyamam." dedim. Beni ikinci kere takatten kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: "Oku." dedi. Ben yine: "Ben okuyucu değilim." dedim. Beni üçüncü kere yakalayıp takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: "Yara­tan Rabbının adıyla oku. O, insanı bir alakadan yaratmıştır. Oku, Rabbın niha­yetsiz kerem sahibidir." dedi. Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam ediyor: Rasûlullah bununla (Cibrîlin kendisine okuduğu vahyle) kalbi titreyerek döndü ve Hz. Hadice bint Huveylid'in yanına girdi, "Beni örtün, beni örtün." dedi. Onun üstünü örttüler. Nihayet korkusu geçince Hadice'ye olanları haber verdi ve "Ey Hadice, bana ne oluyor? Kendimden (bana bir şey olmasından) kork­tum." dedi. Hz. Hadice O'na: "Asla! korkma sana bir şey olmaz. Allah'a yemin ederim ki Allah seni asla rüsvay etmiyecek (seni üzmeyecek)tir. Çünkü sen sıla-i rahimde bulunur, Sözün doğrusunu konuşur, yorulmuşları taşır, yoksullara verir, misafirleri ağırlar, musibete uğrayanlara yardım edersin." deyip onu Hz. Hadice'nin amcası oğlu olan Varaka ibn Nevfl ibn Esed ibn Abdu'l-Uzzâ'ya götürdü. Varaka Câhiliye devrinde hristiyan olmuştu. İbranice kitap yazar ve Allah'ın dilediği miktarda İncil'i İbranice (veya Arapça) yazardı. Çok yaşlanmış ve gözleri kör olmuştu. Hz. Hadice ona: "Ey amcamın oğlu, kardeşin oğlu (Muhammed)'i dinle." dedi. Varaka: "Ey kardeşim oğlu nedir gördüğün?" diye sordu, Hz. Peygamber (sa) de gördüğünün haberini ona haber verdi. Varaka O'na: "Bu (sana gelen) Allah'ın Musa'ya indirmiş olduğu Nâmûs'tur. Keşke genç olsaydım ve kavmin seni (yaşadığın kasabadan) çıkardıklarında hayatta olsaydım." dedi. Hz. Peygamber (sa): "Onlar beni çıkaracaklar mı?" dedi. Vara­ka: "Evet, senin getirdiğini kim getirse mutlaka ona düşmanlık edilir. Eğer ben senin o gününe ulaşacak olursam elbette seni desteklerim." dedi ve fakat çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahy de kesildi. Hz. Peygamber (sa) vahyin ke­silmesine çok üzüldü.
İbn Şihâb kanalıyla Câbir ibn Abdillâh el-Ansarî'den rivayette o vahyin kesilmesinden bahisle naklettiği hadisinde Hz. Peygamber (sa) şöyle anlatır: Ben yürürken gökten bir ses işittim. Gözlerimi göğe çevirdiğimde ne göreyim; bana Hıra'da gelen melek gökle yer arasında bir kürsüye oturmuş. Ondan öyle korktum ki hemen eve dönüp "Beni örtün, beni örtün." diyebildim. İşte bunun üzerine Allah Tealâ "Kötü şeylerden sakm"a kadar "Ey örtüye bürünen, kalk ve uyar..." âyetlerini indirdi ve ondan sonra da artık vahy peşpeşe gelmeye devam etti.
İmam Ahmed'in Zührî kanalıyla Hz. Aişe'den rivayetle tahric ettiği bu ha­diste vahyin kesildiği sırada olanlar anlatılırken Hz. Peygamber (sa)'in o devre­de vahyin gelmemesi uzayınca kendini dağların zirvesinden atmaya niyyetlendiği, kendini atmak üzere her bir dağ zirvesine çıkışında Cibril'in ken­disine görünerek "Ey Muhammed sen gerçekten Allah'ın elçisisin." diyerek onu teskin ettiği ayrıntısına da yer verilmiştir.
1. Yaratmış olan Rabbının adıyla oku.
Allah tan gelen ilk emir oku emridir ve müslümanlar uygulamada ilk uygulayacağı meseledir.Bu uygulamayı hayatlarına uygulamıyan insanlar islam toplumunu,ümmeti,devleti taşıyamazlar onlara ağır gelir,ağır gelince ne olur, kafalarına göre metod oluştururlar,olmayacak uygulamalara geçerler, ümmete zulüm etmeye başlarlar, sonuç hem dünyada hem ahirette hüsran olur.Birbiri üstüne konmuş taşlar düşünün enalttaki taşı çekerseniz bütün taşların yıkılmasına sebeb olur.Tabi ilmin ve eğitimin sonu yoktur insan ömrünün sonuna kadar sürer ancak bu eğitimde mesajı doğru algılayacak davasını doğru sunabilecek kadar bir seviyeye gelindiğinde bir sonraki merhaleye geçecek ve başkalarına eğitim verecek tebliğ yapacaktır.İnsanlar bu eğitimi alırken ve verirken hayatlarında değişiklik oluşturması gerekir aksi taktirde kuranın tanımlamasıyla kitab yüklü eşşekler tanımlamasıyla muhatab olurlar Allah korusun.Cahilliğin malzereti yoktur herhangi bir ruhsatıda yoktur.Okumak bizzat Allahın emridir ancak okurken sen bizim ulu önderimizi yada şeyhimizi yada hocamızı ,üztadımızı kabul etmezsen okuyamazsın dendiğinde bunu reddetmek zorundadır.Çünkü bu durumda kabul ettiği vakit Allaha şirk koşmayı kabul etmiş olurlar.Herşey tevhid esası üzerine kurulur ve yaşamımız tevhid esaslarına uygun olacaktır.Allahın ilk koştuğu şart budur. Allah ilk önce rabbinin adı ile oku emretmiş rabb sıfatını kabul etmeleri için mesaj vermiş,herşeyin öncesinde rabb sıfatını kabul etmeleri yani hüküm koyma hakkının ancak ona ait olduğunu kabul etmek gerekir.Mutlak hakimiyet ona aittir her alanda her yerde tek rabb odur.Mevdudiye göre resulullah rabb sıfatını iyi biliyordu bu sebeble melek rabbinin adı ile oku dediğinde bilmediği tek şey okumaktı o sebebden dolayı okuma bilmiyorum cevabını vermiştir.Rabb nedir suali yöneltmemiş.Daha ileriki surelere baktığımızda fravunun musa a.s.a alemlerin rabbi nedir diye bir soru yonelttiğini muşahede ediyoruz.Musa ise fravuna izah etmiştir.Tekrar konumuza dönelim.Daha önce indirilmiş kitapların bozulduğunu bilinmektedir ancak bir takım korunmuş ve o zamana kadar gelmiş evrensel gerçekler olduğu vakıadır.Yoksa varaka bunu bir vahiy olduğunu anlayamazdı bu şüphesiz cibrildir musaya gelen namusu ekberdir demezdi.herşeyin doğrusunu Allah bilir.
O gün de, bugün de toplum okuyor. Ayda en aşağı 56 saat televizyonu okuyor, seyrediyor bu insanlar. En azından 35 saat radyoyu okuyorlar, dinliyorlar. Gazeteleri okuyorlar, eşyayı okuyorlar, piyasayı, reklamları, vitrinleri, ekranları okuyorlar. Yani uyku hariç sürekli okuyor bu toplum. Aynen bugün olduğu gibi o gün de okuyordu toplum. Sihirbazları okuyorlardı, kahinleri okuyorlardı, eşyayı, piyasayı okuyorlardı. İnsanlar ne yapmaları gerektiğini, nasıl hareket etmeleri gerektiğini, hayatlarını nasıl düzenlemeleri gerektiğini bu okuduklarında buluyorlardı. Ne yapacağız? Ne edeceğiz? Nasıl yaşayacağız? Nasıl bir eğitim sistemimiz olacak? Nasıl bir hukuktan yana olacağız? Nasıl giyineceğiz? Nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağız? Nasıl bir siyasal yapılanmamız olacak? Nasıl bir hukuk sistemimiz olacak? Kadın-erkek ilişkilerimiz nasıl olacak? Mirasımızı nasıl paylaşacağız? Sabah kaçta kalkacağız? Soframızda neler bulunacak? Nasıl bir hayat süreceğiz? sorusunun cevabını buluyorlardı bu okuduklarından.Herkes kendi düşünce yapısına göre şekilleniyordu.Ancak Allaha şirk okuyuş biçimi onların hayatlarına hakim olduğundan ilk emrin gelmesiyle artık tevhid kapısı aralanmış oldu.
Yani Allah’ın Resûlü: “Ey insanlar Rabbiniz adına okuyun, Rabbiniz namına ve Rabbinizin ismiyle okuyun!” deseydi iş yine kolay olacaktı. Neden? Çünkü herkesin farklı Rableri vardı toplumda ve herkes Rabb olarak kimi kabul etmişse onun adına okur, onun adına iş yapar, kimi Rabb olarak kabul etmişse onun bilgisiyle bilgilenir, onun istediği gibi yaşar ve olur biterdi.rabb kavramının bir özelliğide hukum koyuculuktur,hukum koyuculuk yokmuydu o dönemde,elbette vardı. Derlerdi ki, “tamam ey Peygamber, bizim Rabb olarak Lat’ımız var, Menat’ımız var, Uzza’mız var, filan siyasi liderimiz, falan ekonomik uzmanımız, feşmekân efendimiz, şeyhimiz var, biz onu okur, ondan geleni okur, onun eserini okur, onun adına okur, onun namına okur, onun adına iş yaparız” diyeceklerdi ve Peygamberle toplum arasında yine herhangi bir kavga, herhangi bir sürtüşme olmayacaktı.
Evet Allah’tan gelmeyen ve sadece zanna dayanan bu tür bilgilere yönelmek nasıl boşsa, Allah’tan gelen bilgileri Allah adına, Allah namına, Allah’a götürücü bir niyetle değil de başka maksatlarla okumak da boştur. Meselâ adam âyet okuyor doktora adına, hadis okuyor diploma adına, Kur’an öğreniyor sosyal bir statü adına, tefsir okuyor bilir desinler adına, feraiz öğreniyor paylaşım konusunda bana müracaat etsinler adına. Onunla yeryüzünde Allah’ın feraiz yasalarını hakim kılmak adına değil, okuduklarını amele dönüştürmek adına değilse bu da Allah’ın istediği bir okumak değildir. Allah’tan gelmeyen şeyleri okumak ta okumak değildir, Allah’tan gelenleri Allah adına, Allah’a kulluk kastıyla, daha iyi bir Müslümanlık kastıyla değil de başka maksatlarla okumak ta okumak değildir. Bunun ikisi de boştur.

Soruyorum okumaya giden çocuğa: “Evlâdım niçin okuyorsun? Bu okula niye gidiyorsun?” Çocuk diyor ki, “adam olmak için okuyorum.” O zaman diyorum ki ona: “Peki yavrum baban o okulda okumuş mu?” “Hayır” diyor. “O zaman baban o okulda okumamış di-ye adam olmamış mı? Yani şimdi baban adam değil mi?” deyince yavrucak başını eğiyor. Demek ki o okulda okuyan adam olmuyor. Adam olmak için değil, Müslüman olmak için okunur. Okumadaki temel hedef iyi bir Müslümanlık olmalıdır. Bu niyetle okuyan kişinin bu ameli salih bir ameldir ve Allah tarafından değerlendirilmeye tabi tutulacak bir ameldir. Ötekilerin tümü boştur.

Bakın gerçek okumayı anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur:

“Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okurlarsa ve de o okuduklarını kendi aralarında ders haline getirirlerse...”
Ama öyle olmamış. İnsanlar Kur’an okumayı böyle anlamamışlar. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilâvet etmiş, okunan şeyle ilgi kurulmamış, ne olduğu, ne dendiği, ne istendiği anlaşılmaya ve gereği yerine getirilmeye çalışılmamış. Peygamberin kesin nehyine rağmen bu okuma gırtlaktan aşağıya inmemiş, ama buradan yukarısında mest olunmuş, kendinden geçilmiş, güzel de okumuşlar kendilerince, ama bu Kur'an okuma olmamış. Halbuki Kur’an okumak, okuduğun âyet senden namaz istediğinde veya senden şöyle bir hayat programına geçmeni öğütlediğinde hemen onunla ilgi kurmandır, değilse onun adı okuma olmayacak hayatınada bu emri uygulamayacaktır.






2. Ki O, insanı bir "Alak"tan yarattı.
O insanı alaktan yani kan pıhtısından yaratıldı deniliyor hem insanın yaratılış sırasının başlangıcı hemde nebevi hareket metodunun başlangıcı bir arada zikredilmiş oluyor.Burda güçlü bir mesaj var neyi ne zaman uygulamaya sokmamız konusunda ısrar var misal olarakta insanın başlangıcından örnek vererek yapılıyor.Allah bu misalleri vererek bu aşamaları gözardı etmiyor ve kullarınında etmemesi gerekiyor.Çok küçük bir şeyde olsa Allah EvetA açıklamaktan imtina etmez bakara suresinde sivri sinekten misal vermesi gibi.
,Evet Allah insanı bir kandan yaratmıştır. Bunun zikri bize şunu hatırlatır: Allah karşısında bilgi iddiasında bulunanlar, Allah karşısında güç iddiasında bulunarak Allah’a kafa tutmaya kalkışanlar şu gerçeği hiçbir zaman unutmamalıdır. Sen ki basit bir varlıktın, hiçbir şey bilmiyordun, akılsız, idraksiz, elsiz, ayaksız bir damla su idin. Ana rahmine atılmış bir damla kan. Bu durumdayken seni orada koruyan, seni yaratan, sana seni tanıtan, sana çevreni tanıtan, sana şuur ve bilgi veren, Allah’ı tanıma imkânı veren, seni adam eden, Rabbini ve Rabbinden gelen bilgilerle bilgilenmeyi bırakıp ta başkalarının bilgilerini bilgi mi kabul ediyorsun? Düşünsene basit bir kan pıhtısının gücü ne ki? Bir damla basit kan parçasının gücü, değeri ne olabilir ki? Anlama gücü yok, düşünme gücü yok, söz söyleme gücü yok... Böyle bir varlığa Allah kendi bilgisini nasip ediyor. Böyle basit bir varlığı muhatap kabul edip Allah ona kendi bilgisini ulaştırıyor. Bu ne müthiş bir şeydir! Bu ne muazzam bir lütuftur! Nebevi hareketten bahsetmiştik vahyin başlangıcı ve Allahın öncelik verdiği ilk emir okumanın bizimde öncelik verdiğimiz konu olmalıdır ve insanın yaratılışıda bu sıralamayıda bize hatırlatmaktadır insan aşama aşama yaratılışını bize aşama aşama kuranın nuzul surecini hatırlatmış ne zaman hangi merhaleyi yaşamamızı bize izah etmiştir
Nuh suresinde ise, gerek ilk insan ve gerekse insan neslinin merhale merhale yaratılışına da işaret edilir: "Halbuki O, sizi çeşitli merhaleler halinde yarattı." (Nuh, 14).

3. Oku, O senin Rabbın sonsuz bir kerem sahibidir.
Tekrardan oku emri yineleniyor ancak bir fark ile nedir bu fark bu emrin sonucunun Allahın istediği şeklinde gerçekleştiği taktirde ikram olacağını yani ikrama mazhar olacağını hem resulullaha hem müslümanlara bildiriliyor.Çünkü o sonsuz kerem sahibidir.İnsanların Allahın istediği çizgi doğrultusunda hareket ettiği taktirde sadece birey olarak değil ümmet olarakta ikrama mazhar olurlar hem dünyada hem ahirette adalet yerine oturduğu taktirde zulüm olmayacaktır.Ülkemizde birileri yurtdışına çıkarılıp sözde kollejlerde okutularak aydın sıfatı nı vererek ilmin yanında fitne sanatını öğrettiler, geri döndüklerinde ise toplumu ifsat etmeleri için kullanıldılar yada kullandırıldılar okudular öğrendiler ama öğrendikleri şey şeytanın insanları saptırma yeteneği oldu.Belli makama getirildiler hizmetleri efendilerine oldu.Allahın yönetme hakkını gaspetmeye kadar cüret edip zamanın şartları dediler.Sonrasında fitne heryeri sardı Rabbinin adı ile oku emri ihlal edilerek fitne amaçlı eğitim sürdü halende sürdürülüyor.İnsanlar kendi mantığınca fitne hareketini ilericilik mantığıyla baktılar.Onlar sahtekar insanlarla kıyas yaparak kurana sarılacağı yerde akıllarına sarıldılar rehbersiz bir akıl onları bu noktalara getirdi.
Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündünüz mü? Eğer yeryüzünden vahiy bilgisini söküp alsalar geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve ifsat. Meleklerin de ifâdesiyle insan bu iki özellikten Allah bilgisi sayesinde kurtulmuş ve insan olabilmiştir. İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halîfe yapan işte bu Allah bilgisidir. Hattâ şu anda dünyada bilinen tüm sanatlar, batı dünyasındaki mühendislik, tıp gibi bilgilerin tamamı Allahın bilgisine dayanmaktadır. Tüm sanatlar Allahın izniyle talim buyurulmuştur. İnsan oğlu mezar kazmasını bile bilmiyordu da mezar kazıp ölüleri defnetme sanatını Allah öğretmiştir.
Alimlere göre ilmin yolu, ilim elde etmenin kaynağı üçtür. Yani şu anda biz ilmi üç yoldan, üç kaynaktan öğreniriz:

1. Vahiy. Başka hiçbir kaynaktan elde etme imkânı olmadan direk Allah’tan Peygamberleri aracılığıyla öğrendiğimiz bilgiler. Vahye dayanan, kitaplardan elde ettiğimiz bilgiler. Allah’ın zâtını, sıfatlarını, meleği, cini, şeytanı, kulluğu, namazı, orucu, îmanı, küfrü, cenneti, cehennemi, hayatı, ölümü, hayatın ve ölümün mânâsını, âhireti, haş-r’i, neşri, oradaki hesabı, kitabı biz nereden öğrendik? Vahiy olmasay-dı, vahiy vasıtasıyla Rabbimiz bu bilgilerini bize ulaştırmasaydı biz bütün bu bildiklerimizi nereden bilebilirdik?

2. Akıl. Akıl yoluyla ulaştığımız bilgiler.

3. Duyu organları. Duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bilgiler.

Bilgi kaynağımız olan bu üç vasıtanın üçü de Allah’tandır. Vahiy zaten direk Allah’tandır. Peki akıl kimden? Bu akıllarımızı nereden bulduk biz? Kim verdi onu bize? Kendimiz mi bulduk? Kendimiz mi imal ettik onu? Hayır hayır, o da Allah’ın bize bir lütfudur. Akıl dediğimiz ve kendisiyle kimi bilgilere ulaştığımız şey bizim kendi kendimize elde ettiğimiz, kendi kendimize ulaştığımız, kazandığımız bir şey değildir. Onu da bize veren Allah’tan başkası değildir. Kaldı ki eğer Allah’ın vahyi olmasa tek başına akıl da bir şeye yaramaz.

Duyu organlarımız da Allah’tandır. Onları bize veren de Rab-bimizdir. Kaldı ki zaten aynen akıl gibi duyu organları da vahiysiz bir işe yaramamaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki duyu organları mevcut yasalardan hareket ederek bir bilgiye ulaşabilirler. Yani duyularımızın hareket noktaları, istinatları mevcut yasalardır. Cenab-ı Hakk’ın yeryüzüne koyduğu, soğuk, sıcak, yağmur, kar, fizik, kimya yasalarıyla hareket eder duyular. Meselâ su yüz derecede kaynar, şu derece soğukta donar. Güneş ısı ve ışık verir, uçak şöyle kalkar, gemiyi su şöyle kaldırır, yukarıdan atılan bir cisim yerçekimi kuvvetiyle şöyle düşer, ateş yakar, hava, sesi titreşimler halinde iletir gibi Rabbimizin yeryüzünde koyduğu bir kısım yasalar vardır. İşte bize yine Allah tarafından verilmiş olan duyu organlarımızın hareket noktaları bu mevcut yasalardır. Rabbimiz bir anda kendi koyduğu bu yasaları değiştiriverse duyuların verileri beş para etmez.

Meselâ ateşe verilen yakma fonksiyonu alınıverse, İbrahim’i onunla yakmak isteyen Nemrut’un duyuları bir anda dumura uğrayıverir. Veya Allah bir anda güneşten ateş yağdırıverse şu anki duyularımızın verileri altüst olur. Suya koyduğu kaldırma yasasını bir anda değiştiriverse Rabbimiz, Firavunlar boğulur gider. Meselâ yazın kavurucu sıcağında bir anda olağan yasasını bozarak gökten kar boşandırıverse Allah, veya içtiğimiz su bir anda ateş oluverse duyularımızın önceki bilgileri boşa çıkacaktır. Yani unutmayalım ki duyularımızı da, o duyularımızın hareket noktaları olan bu yasaları da koyan Allah’tır. Onlarla elde ettiğimiz bilgiler de Allah’tandır.

Bunların dışında ne kaldı? O halde tüm bilgiler Allah’tandır. İnsana bilmediklerini öğreten Allah’tır ve en sonunda tıpkı melekler gibi bizler de şunu demek zorundayız:

“Ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mükemmelsin! Eksiğin yoktur senin! Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen hakim ancak sensin!”
(Bakara 32)

Muhakkak ki sen en bilensin, en yerli yerince bilensin! Tam bilensin! Bilgisi tam olansın! Bilgisi değişmeyensin! A!! Bunu ben mi yaptım? Eyvah! Halbuki ben bunu şöyle yapacaktım! demeyensin, yaptığından pişman olmayan, yaptığından geri dönmeyensin.



4. Ki O, kalemle öğretmiştir.
Mesaj eğitimin kalemle süreceğini daha öncede insanlara kalemle yazmasını öğretenin Allah olduğunu veriyor.Kalem eğitimin güçlü donanımlarındandır.Ancak kalemi fitne aracı olarakta kullanabiliniyor.Nasıl eğitim doğru çizgide kullanılması gerekiyorsa kalemde öyle kullanılmalıdır.Önce insan okumasını öğrenir sonrada yazmasını öğrenir yazmaya başladığı ve okumaya başladığı an insan okuyarak ezberler ve ezberletir yazarak eserler oluşturur islami hakikatları bir zamana ulaşmasını sağlar dolayısıyla Allah bir avuç müslümanların vasıtasıyla bu güne kadar kendi kitabını korumuş oldu ve ulaşmasını nasip etti.Daha da devam edecek inş.Dileriz inş insanların islami hakikatları yazabilsin bunu yanında magazine aktüel şeyleri zikretmesin ki bu bazı islami sitelerde görebiliyoruz tevhidin yanında magazinler gayri ciddi yazılar.Darul erkama kavuşma dileği ile.Allah bize ciddiyeti nasip etsin.Yazılarımız öncelikle bize tevhidi anlatmalıdır.Kuranın mesajlarını anlatmalıdır,sünneti anlatmalıdır.Faydası olmayan işlerdende yüzçevirmenin gereğini hatırlatmalıdır.
Demek ki bunu niye okuyacakmışız? Ve yazacakmışız amaç nedir.Alak’taki bu oku emrinin hikmeti neymiş? Allah’tan gelen bu vahyi Allah’ın istediği biçimde Allah adına, Allah’a götürücü olarak okuyacak, böylece Allah’ın büyüklüğünü anlayıp, bunu insanlara hatırlatacak, insanlara ulaştıracak, hem kendimizi hem de çevremizi Müslümanlaştıracağız… Amacımız Allah’ın büyüklüğünü ilân ederek O’na kulluğu gerçekleştirmek, Allah’ın otoritesini ve hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Yani gece okuduklarımızı gündüz ilân etmek zorundayız.

Okumak, ve yazmak Allah’ın büyüklüğünü anlamak ve ilân etmek adına olacaktır. Toplumda bu büyüklük anlayışı gerçekten çok bozuktur. Çocukların nazarında babalar büyük, kadınların nazarında kocalar, talebenin nazarında hoca, çırakların nazarında ustalar, tebaaya göre devlet büyük… Nükleer silahlara sahip olanlar, ekonomik güce sahip olanlar, futbolcular, artistler, şarkıcılar büyük. Falan zâtlar büyük, filanlar büyük, kısaca herkes büyük. Böyle bir dünyada kimin ne olduğu belli değil. Kimin küçük, kimin büyük olduğu birbirine karışmış.

İşte buna kesin bir çare bulan âyet der ki, hiç kimse büyük olamaz. Ancak büyük olan Allah’tır, kulların büyüklenme hakkı yoktur! Tabi kulların kullara değer verdiği, kulların kulları büyüklediği bir dünyada sadece Allah’ı büyüklemek, büyüklüğü Allah’a izafe insana izzet ve şeref kazandıracaktır.

Önemli olan hayatın tüm kademelerinde Allah’ın büyüklenmesidir. İşte peygamber bunu yapacaktı ve işte Peygamber yolunun yolcuları da bunu yapacaktır. Allah’ın büyüklüğü her yerde ilân edilip gösterilecek.

İşte bu tavır, peygamberi, toplumla karşı karşıya getirdi. “Pislerin hakim olduğu bir toplumda bu temizlik de nerden çıktı?” İçimizde büyüklerin hakim olduğu bir ortamda, herkesin büyüklendiği bir toplumda, büyükler ve efendiler saltanatının yaygınlaştırıldığı bir toplumda bu büyüklük küçüklük anlayışı da nerden çıktı?” dediler. Zira bugün büyükleyenler biliyorlardı ki yarın kendileri o makama geçecek ve yarın kendileri de büyükleneceklerdi. Onun için çırak ustasının büyüklenmesinden memnun. Neden? Çünkü yarın onun eline geçecek o imkân. Yani yarın o da usta olacak ve aynı imkân onun da eline geçe-cek, o da çıraklar tarafından büyütülecekti. Çocuk babanın büyütülmesinden razıydı, çünkü yarın kendisi de baba olacaktı. Memur, âmirin büyütülmesinden rahatsız değildi çünkü yarın kendisi de o konuma gelecekti.

Evet işte böyle insanların hakları olmadığı halde birbirlerini bü-yüttükleri, büyüklüğü birbirlerine izafe ettikleri bir ortamda Allah’ın emriyle peygamber diyecekti ki, Allah büyüktür, başka büyük yok.

“Nerden çıktı büyüklük? Nerden çıktı bu fedâkârlık? diyerek toplum birdenbire karşı tavır aldı. Ne diyorsun sen? Neden bahis ediyorsun sen? Gece şöyle keyfimiz iyiydi. Saat 12'ye kadar iyi kötü işte birinci, ikinci, üçüncü kanalları okuyorduk, kuşluk vaktine kadar da uyuyorduk, bazılarını büyük kabul ediyor, vardır bir hikmeti diyerek onların dediklerine göre hayatımıza bir şekil verip yaşayıp gidiyorduk. Şimdi nerden çıktı bütün bunlar?” diyerek Peygambere karşı çıkıverdiler.

Bu karşı çıkanların başında alçak Ebu Cehil ve benzerleri gelmektedir. Çünkü bu çağrı Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Nadir bin Haris gibi toplum karşısında kendilerini büyütmüş, topluma egemen olmuş kimseleri tedirgin ediyordu. Elbette tedirgin olanlar sadece bunlar değildi. Kâhinler, sihirbazlar, şairler, edipler, zenginler, para babaları, siyasiler her biri ayrı ayrı yerlerde, ayrı ayrı konumlarda ken-dilerini büyütüp, halkı küçültüp sömürü düzenlerini sürdürüyorlardı. Ama Hz. Adem’den bu yana Allah’ın gönderdiği elçilerin tamamı insanların Allah katında eşit olduklarını, kimsenin kimseye bir üstünlüğünün olamayacağını, sadece Allah’ın büyük olduğunu ilân edegel-mişlerdi. İşte bu Peygamberler halkasının sonunu teşkil eden son Peygamber de kendisine gelen ilk sûredeki bu okuma hedefinin mah-za Allah’ı büyüklemek ve toplumda büyük görülenlerin egemenliklerini ve sömürülerini kırmak olduğunu ortaya koyunca kavga başlamış oluyordu.


5-O insana bilmediklerini öğretmiştir.

Vahyin bir mantığı vardır oda insana bilmediklerini öğretir,bilinen meselelere kısaca işaret eder.
Allahutealanın insana ikramı o kadar bolki şu beş ayette dahi ne kadar sıraladığını görürüz.Ancak Allah insanlardan peygamber seçerken nasıl güvendiklerinden seçiyorsa hidayette aynı şekilde güvendiğine veriyor.yukarıda zikretmiş olduğum hadisede haticenin resulullahın ahlaki davranışlarından bahsolayını doğru okumak gerekir.o insanlara yardım eder,yoksulu gözeder,akrabaları ziyaret eder,sözün doğrusunu konuşur işte Allah bu kuluna güvenmiş peygamberliği ona itimad ederek vermiş,hidayettte böyledir ayrıca hz. haticenin eşine nasıl destek olduğu gözardı edilmemelidir.
Allah bu kullarına somut olarak gözle görebildiğimiz ve idrak edebildiğimiz şekilde ikramını görebiliyoruz.Okuma ve yazma bilmeyen bir insanın nasıl bilir hale getirilmesini görüyoruz.
işte islam toplumun oluşma süreci eğitimle başlayacak ciddi bir kuran ve sünnet çalışması ayrıca nebevi hareket metodunun gözardı etmeden yolumuza devam etmemiz proğramın birinci aşaması olmalıdır.Aynı zamanda şöyle bir yorumda yapabiliriz son iki ayette kalemle yazmasını öğreten,insana bilmediklerini öğreten bir toplumun oluşacağına dair bir müjdede vermiş olabilir.Nitekim bunun sonucunda örnek nesil oluştuğunu biliyoruz.Ciddi bir çalışma ve gayret neticesinde bir daha örnek nesli oluşumu Allahın izni ile mümkündür.Ancak böyle bir gayretli çalışmayapılması gerekiyor, davamızın meşakkatı bizi geriletmemeli daha çok ileriye taşımalıdır.Kalemin ve okumanın amacı nebevi hareket metodunu izlemektir,günümüzde okullarda olduğu gibi birazcık tağuta birazcık islama hizmet mantığı taşımamalıdır.Peygamberimizin peygamberlik gelmeden evvel eminliğini,komşu ve akrabalarını gözetmesini,sözün doğrusunu konuşmasını dikkate alırsak bizzat vahyin muhatab olmasının sebebi güvenirliliğidir.Bizde bu yola baş koyarken güvenirliliğimizi ve kendimize saygımızı,başkalarına olan saygınlığımızı kaybetmeyeceğiz yani güvenlir olucaz inş.

herşeyin hayırlısını rabbimden dilerim.

30 Temmuz 2010 Cuma

abese suresi 17-23

17-22. “Canı çıksın o insanın, o ne nankördür! Allah onu hangi şeyden yaratmış? Onu meniden yaratıp merhalelerden geçirerek ona şekil vermiş; sonra, yolu ona kolaylaştırmıştır. Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Sonra, dilediği zaman onu tekrar diriltir.”
Bir âma olduğu halde düşe kalka Allah bilgisine koşan kimseye karşılık şu kendilerini bir şey zannederek Allah bilgisine karşı müstekbir davrananları Allah kahretsin. Ne nankör insanlar bunlar? En büyük inkâr, en büyük nankörlük Allah bilgisine karşı kayıtsız davran-maktır. Düşünebiliyor musunuz? Allah insanları muhatap kabul ediyor, kendi bilgisinden onlara aktarıyor, o bilgiye ulaşabilecek yeteneklerle donatıyor insanları, ama bu nankör insan bu bilgiye karşı istidatlarını kullanmıyor. Allah bilgisiyle ilgilenmiyor, vahye değer vermiyor. Vahiyden habersiz, Allah bilgisinden uzak bir hayat yaşamaya çalışıyor. Allah kahretsin böyle nankörleri. Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu?
Nankörlük, şükrün zıddıdır. Nankör; kendisine yapılan iyiliği inkâr eden, gördüğü iyiliğin ve yardımların değerini bilmeyen, iyilik ve nimet verene karşı inkârcı bir tavır takınan kimse demektir. İyiliklere ve nimet verene karşı takınılan bu olumsuz tavra, nankörlük denir. Eskiler bu kötü ahlaka ‘küfrân-ı nimet’ derlerdi. Yani nimeti yalan say-ma, nimeti inkâr etme, nimeti ve sahibini görmezlikten gelme. Küfrân-ı nimet, nimet bulunduğunda haddi aşmak ve şükrünü yerine getir-memektir.
(Lisânu’l-Arab 5/125)
Râgıb, Müfredâtında şöyle der: Nimetin küfrü veya küfrânı, şükrünü edâ etmemek suretiyle nimeti örtmek demektir. “Küfrân” (nankörlük), nimetin inkârında kullanılırken, “küfür”, dinde inkâr anlamında kullanılmaktadır. “Küfür” kelimesi ise, her iki anlamda da kulla-nılır.
(Râgıb, el-Müfredât, s. 439).
Allah’ın nimetlerine karşı gösterilen olumlu tavır, şükür iken, şükretmemenin Kur’an’daki adı küfürdür. Şükrün ve küfrün zıt anlam-lar içermesi, bazı âyetlerde açıkça gözükür:
‘Nankör’ kelimesi, Farsça’dan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Gördüğü iyilikleri, kavuştuğu maddî ve manevi nimetleri inkâr eden, iyilik edeni ve nimet vereni bilmeyen, teşekkür veya şükretmeyen kimseye de nankör anlamında ‘kâfir-i nimet’ denmiştir. Kâfir, Allah’tan gelen gerçeğin üzerine örten, gizleyen, tanımayan ve inkâr edendir. Nankör de, iyilikleri, nimetleri ve bunları yapanları görmez, inkâr eder, bilmezlikten gelir. İnsan kendine yapılan iyilik ve yardımların, verilen nimet ve rızıkların kadrini (değerini) bilmeli. Bu iyilikler ister insandan gelsin, isterse Allah’tan gelsin; kişi bunun şuurunda olmalıdır. İyilik yapanlar genellikle karşılık beklemezler. Ancak iyilik yapanlar teşekkürü hak ederler. Bu teşekkür, hem yapılan iyiliğin derecesini artırır, hem nimetin devamını sağlar, hem de iyilik yapan ile yapılan arasında sevgi bağı kurar.
Nankörlük ya insanlara karşı, ya da âlemlerin Rabbine karşı yapılır. Kişi, başkasından gördüğü bir iyiliği, bir yardımı, bir destek olmayı, görmezlikten gelse, bu bir nankörlüktür. İyilik yapanı unutarak nankörce davranmadır. İnsanlar ölünceye kadar birbirlerine muhtaçtırlar. Başkaları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Maddi gücün her şeyi çözmediği tecrübelerle ispatlanmıştır. Kişiye ana-babasının iyiliğinden tutun da, hasta olunca tedavi eden doktora, ilim öğreten hocaya, yol gösteren bir büyüğe kadar, pek çok kimsenin iyiliği dokunur. Bir insana ana-babasının yaptığı iyilikleri saymak mümkün mü? Bu karşılıksız iyiliklere teşekkür etmek, insanlık ve yardım etme duygusunun yüceliğinin gereğidir.
Türkçe’deki ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ atasözü çok şey ifade etmektedir. Maddeyi bütün ilişkilerin temeline yerleşti-ren, çıkarından başka bir kutsal tanımayan, bu yüzden de derin bir egoizme saplanan günümüz insanına bunu nasıl anlatmalı? İnsan, diğer insanlardan gördüğü iyilik ve yardımlara teşekkür etmeli. Fakat iyilik edene kul köle olmak, onun karşısında ezilip büzülmek, zelil ol-mak doğru değildir. İyilik eden böyle bir şey beklerse, bu iyilik değil sömürü niyetidir. İyiliklere ve yapılan yardımlara, nankörlük etmek bir kötü ahlâktır, kınanması gereken kötü bir davranıştır. Kendisine iyilik yapılanın teşekkür etmesi, nasıl ahlâkî bir görev ise, yapılacak iyiliğin bir teşekkür ve minnettarlık beklentisine bağlı olmaması da aynı şe-kilde bir ahlak ilkesidir.
Bu konuda ölçü şu olmalıdır: Birisinden iyilik gören, bunu unut-mamalı; birisine iyilik yapan, bunu hatırlamamalıdır. Esas nankörlük, Allah'a karşı yapılandır. Nimeti haramlarda kullanmak, o nimete nankörlüktür. Gözü haramda kullanmak, göz nimetine; kulağı haramda kullanmak kulak nimetine nankörlüktür. Dolayısıyla insandan sâdır olan her amel/eylem, ya şükürdür veya küfür (nankörlük). Kişinin için-de yüzdüğü bunca nimeti görmezlikten gelip başına gelen bazı mu-sibetleri anması, nankörlük karakterini uyandıran durumlardandır. Yi-ne İnsana ulaşan sıkıntıların ve korkuların ortadan kalkması da nan-körlüğün ortaya çıktığı durumlardandır: “Denizde size bir sıkıntı do-kunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.” (17/İsrâ, 67)
Nankör kimse, ortada olduğu halde Allah’ın nimetlerini görmezlikten, kendisine verilen nimetleri, kendisinden uzak tutulan çeşitli belâları ve kötülükleri bilmezlikten gelir. Nankör insan, Allah’ın nimet-lerine karşı duyarsız, kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini bileme-yen kimsedir. Nankörlük, her insanın fıtratında olmakla birlikte, ka-rakterleri iman esaslarına göre şekillenmeyenlerde iyice belirginleşir.
“Kahrolası insan, ne de nankördür!”
(Abese, 17)
İnsan, nankörlükten kurtulup minnettarlığa, şükreden bir kul olmaya yönelmelidir. Hoşuna gitmeyen olaylar karşısında da sabırla direniş göstermelidir. Kur’an’ın ifadesine göre inkârcıların nankörlük-leri, onların ‘küfr’ etmelerinden kaynaklanır. Küfr ile nankörlük farklı gibi görünse de aralarında yakınlık vardır. Nankörlük kelimesinin anlam sahası içerisinde tıpkı küfr gibi, Allah’ı yaratıcı, bütün evrenin sahibi ve canlılara ait geçim kaynaklarının var edicisi olduğunu; insanın sahip olduğu hayat, can, kalp, eşya gibi şeylerin O’nun tarafından ve-rildiğini inkâr etmek vardır. Bu tutum da elbette tıpkı küfr’e düşmek gibidir.
Söyleyin bakalım, Allah bilgisi olmadan şu konuları bilebilecek misiniz? Allah onu neden, hangi şeyden yarattı? Vahye müracaat etmeden bunu bilebilecek misiniz? Yaratılışın sırrını çözebilecek misiniz? Niye varsınız bu dünyada? Kim var etti sizi? Var olmadan önce neydiniz? Neredeydiniz? Ölüm nedir? Öldükten sonra nereye gideceksiniz? Bu hayatın mânâsı nedir? Bütün bu konularda sıhhatli bir bilgiye ulaşmak mı istiyorsunuz? Yani insanı tanımak, insanı tanımla-mak mı istiyorsunuz? İnsanı tanımak ve onu mutlu etmek mi istiyor-sunuz? İnsan için ona en uygun bir sistem, bir hayat tarzı geliştirmek mi istiyorsunuz? Eğer bu insanı bu insanın yaratıcısı olan Allah’ın bu insanla alâkalı bildirdiği vahiy birimlerinden habersiz olarak onu sadece maddeden, sadece bedeninden ibaret zannedip bu maddesinden başka ne Allah, ne melek, ne hayat, ne ölüm, ne ölüm ötesiyle, ne de yaratılış berisiyle ilgisi olmayan bir insan kabul eder ve tüm sisteminizi böyle bir insan üzerine bina etmeye kalkışırsanız, bu insanı zinhar mutlu edemezsiniz. Zinhar bu insanı bunalımlardan kurtaramazsınız. Ne kendinizi, ne de toplumu kesinlikle intiharlardan kurtaramazsınız. Ama insanı Allah’ın tanıttığı gibi böylece tanır ve ona yaratıcısının çizdiği hayat programını uygularsanız, işte o zaman insanla alâkalı en sıhhatliyi bulmuş olursunuz. İşte o zaman insanı mutlu etmiş ve tüm bunalımlardan kurtarmış olursunuz. Bunun başka hiçbir çaresi yoktur.
Kendilerini, toplumlarını bu vahiy bilgisinden müstağni görenler, bu nankörler ne zannediyorlar kendilerini? Neye güveniyorlar bu Allah bilgisini reddederlerken? Nasıl da nankör davranıyorlar Allah bil-gisine karşı? Neden meydana geldiklerini hiç düşünmüyorlar mı? Allah onları bir nutfeden yaratmadı mı?
İnsan neden yaratıldığına bir bakmıyor mu? Hor hakir bir damla sudan yaratıldığını hiç düşünmüyor mu bu nankör insan. Nasıl da unutuyor bunu. Atılmış bir damla sudan yaratıldığını, eline değdiği za-man, elbisesine bulaştığı zaman yıkama lüzumu duyacağı hor hakir bir damla meniden meydana gelmedi mi? Ananın ve babanın malum yerlerinden çıkan bir damla nutfeden, bir damla meniden yaratıldığını ne çabuk unutuyor bu insan? Nasıl yapabiliyor bunu? Neden yaratıldığını, nasıl ve kim tarafından yaratıldığını unutup kendisini bir şey zannedip Rabbine karşı kafa tutmaya nasıl cüret edebiliyor? Neyine güveniyor? Baba ihlilindeyken, ana rahmindeyken onu kim korudu? Ana rahmini kim emin bir istikrar mahalli kıldı? Atılıp gitmekten, telef olup gitmekten kim korudu onu? Veya aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden yosunken, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü bilgisine verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz bütün bunları ona? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor?
Onu böyle iki pislik mahallinden çıkan bir meniden yarattıktan sonra da onu takdir edip insan haline çevirmişiz. Gözünü, kulağını, elini, ayağını aklını, fikrini, ferasetini vermişiz ona. Sonra da onun için yolunu kolaylaştırmışız. Ana rahminden çıkma yolunu kolaylaştırmışız ve de hayat yolunu kolaylaştırmışız ona. Sonra da onu öldürür kabre koyarız. Kabri nerede olacak? Nerede vadesi yetip ölecek? Tüm bunları biz takdir etmişiz. İnsanın hayatı da kendi elinde değil, ölümü de. Gelişimiz de elimizde değil, gidişimiz de. Sonra dilediği zaman da sizi tekrar diriltecektir Allah. Kalkın dediği anda kalkmamak da elinizde değildir. Yaratırken, öldürürken kimseye sormadığı gibi yarın diriltirken, mezarlarınızdan kaldırırken de kimseye sormayacak Allah.
Öyleyse ey Allah karşısında bilgi iddiasında bulunanlar! Ey kendilerini bir şey zannedip Allah karşısında güç iddiasında bulunarak Allah’a kafa tutmaya kalkışanlar! Ey neden yaratıldıklarını, kim tarafından var edildiklerini unutarak yaratıcılarının yasalarını görmezden gelenler! Ey Rabblerinin kitabına karşı müstekbir davrananlar! Ey va-hiy bilgisine karşı ihtiyaçsız davrananlar! Ey Rabblerinin istediği hayatı yaşamayanlar! Rabblerinin kitabına karşı kayıtsız kalanlar şu gerçeği hiçbir zaman unutmamalısınız. Sen ki basit bir varlıktın! Sen ki hiçbir şey bilmiyordun! Sen ki akılsız, idraksiz, elsiz ayaksız bir damla su idin! Ana rahmine atılmış bir damla kan idin. Bu durumdayken seni orada koruyan, seni yaratan, sana seni tanıtan, sana çevreni tanıtan, sana şuur ve bilgi veren, sana kendini, varlığını, Allah’ı tanıma imkânı veren, seni adam eden Rabbini nasıl unutuyorsun? Nasıl oluyor da O Rabden gelen bilgilerle bilgilenmeyi bırakıp ta başkalarının bilgilerini bilgi kabul ediyorsun? O Rabbe karşı nasıl nankör davranabiliyorsun? Onun kitabına karşı nasıl ilgisiz kalabiliyorsun?
Düşünsene, basit bir kan pıhtısının gücü ne? Bir damla basit kan parçasının gücü, değeri ne olabilir ki? Anlama gücü yok, düşünme gücü yok, söz söyleme gücü yok. Böyle bir varlığa Allah kendi bilgisini nasip ediyor. Onu muhatap kabul ediyor ve vahyini gönderiyor. Bundan daha büyük bir şeref olur mu? Seni böyle bir damla sudan yaratan, seni adam edeni inkar mı ediyorsun? Sen kendi kendini yarattığını, kendi kendini adam ettiğini mi zannediyorsun? Babanın sulbünden ana rahmine düştüğün, atıldığın zamanı bir hatırlasana. Adam olacak hiçbir tarafın yoktu. Gücün kuvvetin yoktu, bilgin, görüşün yoktu. Elin, ayağın yoktu. Çevren, fırsatın, imkanın yoktu. Evin, barkın, paran, pulun yoktu. Bağın, bahçen yoktu. Hiçbir şeyin yoktu. Şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’tır. Şu anda aklım var diyorsan onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var di-yorsan, onu sana veren O’dur. Ekonomik gücüm var, siyasal gücüm var, diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip olduğun, benim de-diğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Sen bütün bunları sana veren ve seni yoktan var eden Rabbini nasıl inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da her şeyini kendisine borçlu olduğun Rabbini diskalifiye ederek kendi tanrılığını iddia ediyorsun?
23. “Hayır; Allah’ın kendisine buyurduğunu hâlâ yerine getirmemiştir.”
Bu nankör insan Rabbinin emirlerini yerine getirmemiştir. Allah her dönem kendisine kitaplar ve elçiler göndermek sûretiyle bir hayat programı göndermiştir, ama bu nankör insan Rabbinden gelen bu ha-yat programına aldırış etmemektedir. Bu kitap ve elçiler göndermesinin yanında bir de onun fıtratına tevhidi ve kendisine kulluk duygusunu yerleştirdiği halde bu nankör insan Rabbine kulluğa yanaşmamaktadır. Rabbine itaat edip O’nun emirlerini yerine getirmesi gerekirken tamamen aksine kendisine kulluğu tercih etmektedir. Mükellefiyetlerini yerine getirmemektedir.
İnsan bütün bireyleri ile bütün nesilleri ile insan genel olarak hayatının son demine kadar Allah'ın emrini hakkıyla yerine getiremeyecektir. İşte Lemma edatı ile cümlenin verdiği mesaj budur. Hayır o kusurludur, eksiktir. Görevini hakkı ile yapmamıştır. Aslını ve yetişmesini gerçek anlamda hatırlayıp üzerinde düşünmemiştir. Kendisini yaratana doğru yolu gösterene, koruyana karşı hakkı ile şükür görevini yerine getirmemiştir. Hesap ve ceza gününe hazırlık niteliğindeki bu dünya üzerindeki göçü sona ermemiştir. İşte insan bütünü ile bundan ibarettir. Buna rağmen çoğunluk yüz çevirip burun kıvırır. Doğru yola karşı üstünlük kompleksine kapılır. Kendini ona muhtaç hissetmez!
Yeni bir bölümde surenin akışı başka bir dokunuşa geçmektedir. Bu yeni dokunuş insanın yaradılışı ve yetişmesi gerçeğidir. insan bu yolculuğu boyunca yemeğine, kendi yiyeceklerine ve hayvanlarının yiyeceklerine bakmaz mı? Bunlar yüce yaratıcı olan Allah'ın kendi hizmetine verdiği nimetlerden sadece bazılarıdır.
Emir kelimesiyle, insanın içine fıtratın yerleştirilmiş olduğu anlatılmak isteniyor. İnsanın bizzat kendi vücudu, hatta yeryüzünden gökyüzüne kadar kainattaki her zerre Allah'ın (c.c.) emri altında olduklarını göstermektedir. Ayrıca Allah (c.c) her dönemde kitaplar indirmiş, elçiler göndermiş ve salih insanlara emirlerini tebliğ etmeleri için dünyada görev vermiştir. Yukarıdaki ayetlerden ve sırasıyla yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki, insanoğlu hakikatleri müşahede ederek, Allah'a itaat etmesi gerekirken, Allah'ın (c.c.) emirlerini ve kulluk görevlerini yerine getirmemektedir.

27 Temmuz 2010 Salı

abese suresi 1-16

Mekke’de nazil olmuş, ismini ilk âyetinde geçen Abese kelimesinden almış bir sûreyle karşı karşıyayız.
Mekke’de iki dönem var. Müslümanlar iki dönem yaşamışlardır Mekke’de. Birinci dönem Müslümanların Müslümanlıklarını gizledikleri, gizli gizli Allah’ın Resûlü’nün insanlarla buluşup İslâm’ı tebliğ ettiği dönem. İkinci dönem de Rabbimizin Şuarâ sûresinin 214. âyetini göndermesiyle başlayan, “Peygamberim, en yakın akrabalarını uyar” emriyle başlayan İslâm’a dâvetin açığa çıkarıldığı dönemdir.
Kınama, tehdit, engelleme, dışlama ve işkence mekânizmalarının işlediği dönem ikinci dönemdir. Başlarında Allah’ın Resûlü olduğu halde bir avuç Müslümanın akla hayale gelmedik işkencelere maruz kaldıkları, âdeta ben Müslümanın demenin işkenceye adaylık koy-ma sayıldığı bir dönem. İşte bu sûre ikinci dönemde, Müslümanların işkenceye, hakarete adaylıklarını koydukları bir dönemde gelen sûrelerdendir. Kitabımızın kıyâmeti en dehşetli bir şekilde anlatan Tekvîr sûresinin evveline Nâziât sûresinin de arkasına yerleştirilmiştir.
Sûrenin nüzul sebebiyle alâkalı din konusunda söz söyleme hakkına sahip olan seleflerimizden müfessir ve muhaddisler bu sûrenin bir hadise üzerine geldiğini söyleyerek bize şu olayı naklederler:
Bir defasında Allah’ın Resûlü Mekke’nin kalburüstü insanlarını, eşrafı, Mekke’de büyük kabul edilenleri büyük kabul ederek onları huzuruna almış din anlatıyor, tebliğde bulunuyordu. Kureyş’in aristokratlarını ikna edip Allah’ın dinine kazandırabilmek için olağanüstü çaba sarf ediyor, deliller getirmeye çalışıyordu. Onların dine kazandırılmasıyla toplumda dinin yayılmasının hızlanacağı, onların inanmalarının İslâm’a izzet kazandıracağı ümidiyle Allah’ın Resûlü tüm dikkatini, tüm himmetini teksif etmiş, bütün gücüyle onlara yönelmiş, onlara din anlatırken birdenbire iki gözü âmâ olan, gözleri görmediği için de düşe kalka, güçlükle oraya kadar ulaşan İbni Ümmü Mektum çıkagelir ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana hidâyet yolunu göster! Ben Müslüman olmak istiyorum!” der. Bu konuda farklı rivâyetler var. Kimileri de bu zatın daha önceden Müslüman olduğunu ve anlayamadığı bir âyetin mânâsını sorduğunu veya “ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretir misin?” diyerek geldiğini söylerler.
Ya Müslüman olmak için, yahut da Müslümanlığını güzelleştirmek için gelip Rasulullah’tan bilgi ister. Âma olup çevresini göremediği için, yani o ortamda Rasulullah efendimizin kendilerini Allah’ın dinine kazandırmak üzere uğraşıp dil döktüğü Mekke aristokrat grubun farkında olmadığı için veya Rasulullah’ın o andaki meşguliyetinden dolayı bu talebini birkaç kez tekrarlar. O anda kendince bu müdürdür, bu genel müdürdür, bu amirdir, bu büyüktür, bu reistir, bu liderdir, bu elit tabakadır, bu aristokrattır diye müşriklerin ele başlarını ikna derdiyle kalbi ve kafası dopdolu olan ve onun bu tavrından dolayı çevresindekilerin ürkmesinden endişelenen Allah’ın Resûlü: “Şimdi bunun sırası mıydı ey Ümmü Mektum?” dercesine onun bu davranışını münasebetsizlik kabul ederek, onun talebini cevapsız bırakarak ıs-rarla ötekilere yönelişini sürdürür. Zira reislerin, güçlülerin, kalburüstü insanların dine girmesi için çırpınıyordu o anda. İşte Allah’ın Resûlü bu âma kişiyi cevapsız bırakıp ötekilere din anlatmaya devam edince bu sûre nazil olur.
Bir tarafta reisler var, öbür tarafta kör bir adam. Bir tarafta toplumun üstün kabul ettiği, toplumun değer verdiği aristokratlar, beri tarafta toplumda hiçbir değeri olmayan, hiçbir statüsü bulunmayan bir âmâ. Gerçi Rasulullah efendimizin mâzeretleri vardı. Bir kere Allah’ın Resûlü bilmiyordu. Onların bu âmâya tercih edilip edilmeyeceğini bilmiyordu. Daha önce bu konuda kendisine bir uyarı gelmemişti. Nitekim bu uyarıdan sonra Allah’ın Resûlü asla böyle bir davranışta bulunmadı. Hayatının sonuna kadar bu uyarıdan sonra Rasulullah efendimiz hiçbir fakirin yüzüne surat asmadı, hiçbir kimseye zenginliğinden ötürü özel alâka göstermedi.
Bir de şöyle bir mâzereti vardı Rasulullah’ın. Ümmü Mektum Rasulullah’ın akrabasıydı. Her an onun görüşüp konuşma imkânına sahipti. Yani daha sonra da gelip görüşebilirdi Rasulullah’la. Başka zaman da sorabilirdi soracaklarını.
Ama yine de Allah Resûlü’nün bu davranışında cahiliyenin değer yargıları vardı. Bunu, Rabbimizin bu sûresindeki tavrından, peygamberini bundan dolayı kınamasından anlıyoruz. Bir yanda kör haliyle zor gelmiş, düşe kalka gelmiş bir âmâ. Hem de o zor günlerde işkenceye adaylığını koyarak gelmiş, ölümü göze alarak gelmiş bir âmâ. Öbür tarafta, “bizim bu dine ihtiyacımız yoktur. Bizim sana da, getirdiğin dine de eyvallahımız yoktur” diyen müstağniler, müstekbir-ler. Bir yanda kendisini dinlemeye gelmiş çok samimi bir gariban Müslüman, öbür tarafta “anlat bakalım, eğer aklımız yatar, işimize gelirse belki iman ederiz” diyen Ebu Cehil’ler, Utbe’ler, Şeybe’ler, Ümey-ye bin Halef gibi müstekbirler. Allah’ın Resûlü âmayı bırakıp ta onlara yönelince derhal vahiy işe el koyuyor. Herkesin gözleri önünde, oracıkta Rabbimiz Cebrâil’ini göndererek bu sûreyi indiriveriyor. Böyle uygunsuz bir tavır karşısında Rabbimiz hemen vahyini indiriverdi. Karşısında Cebrâil’i gören Rasulullah neye uğradığını anlayamamış ve donmuş kalmıştı. Zaten nötrdür o anda Allah’ın elçisi. Ümmü Mektum şaşkın, kâfirler de donakalmıştı. Çünkü reddettikleri şey karşılarındaydı. İnkar ettikleri vahiy gerçeğiyle yüz yüze gelmişlerdi. Allah o anda, o ortamda âyetlerini göndermiş ve Peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. “Bir daha bunu yapma Peygamberim!” buyurmuştu. Evet düşmanlarının gözleri önünde peygamberin azarlandığı ifadelerle söze başlamıştı Rabbimiz. Peygamberimiz şaşkın, kâfirler şaşkın, Ümmü Mektum şaşkın, herkes şaşkındı.
İşte sûre böyle bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bakın Sûrenin ilk âyeti şöyle başlıyor:
1,2. “Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi.”
Yanına bir âmâ geldi diye peygamber yüz astı, abus bir çehre ile karşıladı onu.
3. “Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak;”
Ne biliyorsun ey peygamberim? Belki de senin bu ilgilenmeyip surat astığın âmâ kişi samimidir. Senden alacağı bilgiyle arınıp temizlenecektir.
4. “Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.”
Veya senin vereceğin öğüt ona fayda verecekti. Faydalanmak istiyordu senden.
5-6. “Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun.”
Ama sen onu bırakıp da senin öğüdüne karşı müstağni davranan, eyvallahsız davranan kimseyle ilgilenmeye çalışıyorsun. O malı, mülkü, ekonomik gücü, siyasal konumu sebebiyle sana ve senin mesajına karşı ihtiyaçsız davranan, haktan, İslâm’dan yüz çeviren kimseye gelince sen ona yöneliyor, onunla ilgileniyor, ona ihtimâm gösteriyor ve değer veriyorsun. Samimi olanı ona fedâ ediyorsun.
7. “Arınmak istememesinden sana ne?”
Onun tezkiyesinden, temizlenip arınmasından sana ne? Onun adam olup olmamasından sana ne? Böyle birinin İslâm’ı kabul edip etmemesinden sana bir vebâl, bir sorumluluk yoktur. Onun necaset içinde kalmasının sana herhangi bir zararı yoktur.
8-10. “Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun.”
Beri tarafta şu Allah’tan korkarak sendeki bilgiye, vahiy bilgisine ulaşmak, onunla temizlenmek iştiyakıyla koşa koşa sana gelene, düşe kalka gelene gelince, ötekilerle ilgileneceğim diye sen ona karşı sırt dönüp kulak vermiyorsun.
İşte böylece Rasulullah efendimizi fazla üzmemek için üçüncü şahıs sığasıyla Rabbimiz uyarıverdi onu. Kıyâmete kadar onun yolunun yolcusu olan bizlere de, bu konuda uyarıda bulunarak ders verdi Rabbimiz. O halde insanlar hiçbir konuda hüküm verirken cahiliyeden etkilenmeyecekler. Hangi konuda hüküm verirsek verelim, o konuda mutlaka vahiy etkili olmalıdır. Vahiy yol gösterici olmalıdır. Kim iyi, kim kötü? Kim büyük, kim küçük? Kim üstün, kim alçak? Kim öncelikli? Kim önde, kim arkada? Bunu vahiy demelidir. Kime önce anlatalım? Kime değer verelim? Bunu vahiy demelidir. Câhilî değer yargılarına asla iltifat etmemeliyiz. “Efendim falanlar ekonomik ve siyasal yönden güçlüdürler, binaenaleyh onlarla beraber olalım. Önce onlara anlatalım, önce onları kazanalım, hayır!” Bunlar câhili güç anlayışlarıdır ve bu sûrede bunun reddedilmesi gerektiğini anlatıyor Rabbimiz. Kim bereketli, kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun her zaman kâfire tercih edilmelidir. Her zaman kâfirden üstün görülmeli ve değer verilmelidir.
Burada Rasulullah efendimizin birkaç mâzereti vardı. Birincisi daha önceden bu konuda Rabbimizden bir uyarı gelmemişti. Kendisine bu uyarı gelinceye kadar bunun böyle olması gerektiğini bilmiyor-du. İkincisi, Ümmü Mektum Rasulullah efendimizin akrabasıydı. Hz. Hatice annemizin halasının oğluydu. Yani başka zaman da gelip Rasulullah’a sorabilirdi. Başka zaman da Allah’ın Resûlü kendisiyle ilgilenebilirdi. Sonra bir başka mâzereti de Abdullah İbni Ümmü Mektum bir rivâyete göre Müslüman’dı, o anda ölseydi cennete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda onlar ölselerdi onlar cehenneme gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Rabbimizin arzusu, müşriklerin ona tercih edilmemesiydi.
Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Bunlar garibanlar, bunlar işçiler, bunlar anlamazlar, bunlar işe yaramazlar, bunları bırakalım da şunlara yönelelim demeyeceğiz. Önce müdürlere anlatalım, önce elit tabakaya gidelim, önce idarecilere ulaşalım, önce öğretmenlere, önce talebelere, önce erkeklere, önce filanlara, falanlara anlatmalıyız demeyeceğiz. Câhilî güç anlayışlarına kapılmayacağız. Karşımızdaki kim olursa olsun, ne olursa olsun bizden İslâm konusunda bir talebi söz konusu olduğu zaman, “Yok ya! Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak!” demeyeceğiz. Allah diyor ki bakın: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o.
Öyleyse karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır: Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım, belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü’mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çeki düzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerimesinde şöyle diyor: Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse çevremizdeki insanları inzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Sürekli insanların içinde, onların bize ulaşabilecekleri bir konumda olacağız. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat 10’dan önce, gece de saat 10’dan sonra girememektedirler. Neden? Efendim zat-ı âlileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlü’-nün hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona u-laşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü’minlerin ihtiyaçları varsa ge-lebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi.
Kâfirler kim olurlarsa olsunlar, ne olurlarsa olsunlar, makamları, konumları, servetleri, zenginlikleri ne olursa olsun kesinlikle mü’-minlere tercih edilmemelidir. Makamı, konumu, kültürü, seviyesi ne o-lursa olsun Müslüman her zaman kâfire tercih edilecektir. Müslüman her zaman kâfirden üstündür, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü toplumda zenginlerin, makam sahiplerinin, mansıp sahiplerinin üstün tutulması, garibanların, fakirlerinse alçak tutulması cahiliye âdetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır. Bakıyoruz bugün kimileri zenginler için fakirleri, müstekbirler için mustaz’af-ları, makam mansıp sahipleri için sıradan Müslümanları fedâ etmekte-dirler. Hep yüksek tabakadan insanlarla düşüp kalkmaya çalışıyorlar. Allah korusun bu nifak alâmetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır.
İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasulullah’ın çev-resinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müstekbirler, toplumun kalburüstü insanları Resûl-i Ekrem’in yanına geldikleri zaman bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle dursun, tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Ra-sulullah’ın yanına geldiklerinde Bilal, Habbab bin Eret, Ammar bin Ya-sir, Süheyb-i Rûmi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: “Ey Muhammed! Eğer bizim senin yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle biz senin yanına gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız” diyorlardı. “Biz azîz, bunlarsa zelil” di-yorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görüyorlardı.
“Bunlara sahip olanlar azîz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir” diyorlardı. “Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yani sence aramızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır? Biz bunlara mı tabi olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senin bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini istemiyoruz, buna tahammül edemiyoruz. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur ama biz varken onları çıkar” diyorlardı.
Bunların, bu müstekbirlerin İslâm’a girmeleri konusunda, küfürden, şirkten, cehenneme doğru gitmekten kurtulup imanla, İslâm’la, cennetle tanışmaları konusunda çok haris davranan, bunların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü sırf onları kaybetmemek için onların bu tekliflerine karşılık: “Bunu bir düşüneyim,” buyurunca hemen arkasından Rabbimiz En’âm sûresindeki şu âyetini gönderiyordu:
“Peygamberim, Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun.”
(En’âm 51,52)
“Peygamberim, söz dinleyecek olanlar mü’minlerdir. Sana ve senin dâvetine değer verecek olanlar bunlardır. Sakın inanmayanları inananlara tercih etme! Sakın kâfirleri mü’minlere tercih etme! Allah’a iman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden, Rabblerine kulluk eden ve bu dâvânın temel taşları, yani bu dâvânın bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun, ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Bu gariban Müslümanların gariban olmaları ya da onların fakir olmaları benim Rabbleri olarak onlara takdir ettiğim rızkın neticesidir. Bu benim takdirimdir, senin bu-nunla bir ilgin, alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin iman yönünden hiçbir değeri yoktur. Ne zenginler daha iyi Müslüman’dır, ne de fakir olanlar daha az Müslüman’dır. Bunun imanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey Peygamberim sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma.”
Görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Gerek En’âm’daki bu uyarısı, gerekse bu sûredeki Rabbimizin uyarısının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hatta sahâbe-i kirâm efendilerimizin ifadelerinden anlıyoruz ki, bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri gözüyle bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki, aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük-alçaklık an-layışları kalmıştı. Hepsi yıkılıp gitmişti.
Burada Rabbimiz Resûl-i Ekrem’in dâvetine ilk önce koşan, İs-lâm dâvâsına gönül veren garibanların gönüllerini almayı murad ediyor. Şu cahiliyenin değer yargılarıyla, şu şirk âdetleriyle, şirk anlayışlarıyla kendilerini üstün görüp çirkin ifadeleriyle üzdüğü gariban Müslümanların kendi katında değerli olduklarını ortaya koyuyor. Bu ifadeler bir yandan kendilerini üstün gören müstekbirlere bir tehdit unsuru oluştururken, öbür taraftan da bu garibanlara şu mesajı veriyordu: “Ey benim katımda değerli kullarım! Sakın sizler bu değersizlerin ifadelerinden üzülmeyin! İt ürür, kervan yürür.”
Yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden İslâm is-teyen bir talep olursa bunu derhal yerine getirmek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız. Bizden İslâm’ı, Kuran ve sünneti öğrenme hususunda bir istek, bir talep vâki olmuşsa bunu asla reddetme hakkımız yoktur. Derhal bu talebe koşmalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep olmadığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Hele hele insanlardan bize dini anlat diye bir talep vâki olmuşsa kesinlikle reddetmeyelim, duymazdan gelmeyelim, savsaklamayalım, gevşek davranmayalım. Âyet bir de bizden bunu istiyor. Bize bunu anlatıyor. Allah aşkına Rabbimizin bu uyarısına kulak verip bu konuya çok dikkat edelim. Talep varsa reddetmeyelim, ama talep olmadan da bir fırsat çıkmışsa karşımıza onu da değerlendirmeden yana olalım inşallah.
Yani karşımızdaki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın, dükkanımızda çalıştırdıklarımızın, arkadaşlarımızın illâ da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına vararak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı hemen anlatmaya başlayıverelim. Ne biliyorsunuz belki şu ana kadar çocuklarımız hal diliyle bize Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı, En’âm’ı sordular. Veya sordukları konular buralarda anlatılıyordu da biz onlara bunu anlatamadık. Öyleyse bizler öğrenelim bunları da, hem kendimizi, hem de çevremizi bunlarla diriltmeye çalışalım. Bunu yaparken de fakir-zengin ayırımı yapmayalım. Gören, görmeyen ayırımı yapmayalım. Üstün-alçak ayırımı yapmayalım. Çünkü İslâm’a göre, gören, âmâdan üstün değildir. Malı olan, malı olmayandan üstün değildir. Malla imtihan olan, malsız imtihan olandan üstün değildir. Eli olan, çolak yaratılandan üstün değildir. Dili olan, dilsiz imtihan edilenden üstün değildir. İlimle imtihan olunan, ilimsiz imtihan olunandan üstün değildir. Ekonomik ve siyasal güce sahip olan, bunlardan mahrum olandan üstün değildir. Bunlar birer imtihan konusudur. Birisi öyle, diğeri böyle imtihan edilmektedir. Onun imtihan sorusu böyle, berikisinin ki de öyledir. Kimin kazandığı sonra belli olacaktır.
Öyleyse zinhar Allah’ın sizi neyle imtihan edeceğine karışmayın! “Ya Rabbi beni şunlar şunlarla imtihan et! Ya Rabbi beni üç çuval parayla, beni beş villayla, beni şöyle bir makamla, şöyle bir imkânla imtihan et! Ya Rabbi bana çevre ver! Bana müdürlük ver! Bana şu konuda fırsat ver! Bana erkek evladı ver! Beni şununla bununla imtihan et!” diyerek O’na yol göstermeye, akıl vermeye kalkışmayın. O sizin neye lâyık olduğunuzu, neyle ve nasıl imtihan edilmeniz gerektiğini en iyi bilen ve size lâyık sorular gönderendir. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın.
Çünkü bu konular sizin bileceğiniz şeyler değildir. Bakın peygamberiniz kendi içtihadıyla ufak bir yanılgıda bulundu da hemen Rabbimizin uyarısıyla karşı karşıya geliverdi. Câhilî bir değer yargısıyla kendisinden İslâm talep eden bir garibanı terk edip o müstağnî olanlara yöneldi. Hazır karşısında İslâm isteyen varken berikilere anlatmaya kalkıştı da Rabbimiz hemen uyarıverdi. “Sana ne onun temizlenmesinden? Sen senin karşında samimi olarak gelene yönelmeliydin” buyuruverdi.
Yok! Yok! Olmaz bu! Bu davranış sana yakışmaz peygamberim! Ben bu davranışını tasvip etmiyorum! Ben bunu onaylamıyorum! Ben bunu düzeltiyorum! Bu davranışın ümmete yansıması olmayacak! Ben bunu ümmetine böylece yansıtmayacağım! Çünkü senin tüm hayatın, tüm kavil ve fiillerin ümmetin için örnektir, bağlayıcıdır. Senin tüm yaptıkların dindir. Onun içindir ki ben bu davranışının din olarak ümmetine intikalini istemiyorum. Doğrusu o ki ancak senin ya-pacağın hatırlatmaydı. Ama evvelemirde Müslüman’a. Evvelemirde isteyene olmalıydı bu hatırlatma. Çünkü:
11-12. “Dikkat et; bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen onu öğüt kabul eder.”
Hayır hayır, çünkü bu Kur’an bir öğüttür, bir tezkiradır. Buradaki “Kellâ”nın şöyle bir mânâsı olmalıdır: “Hayır hayır, sen o gariban Müslümanı bırakıp ta müstekbirlere yönelme peygamberim! Onları garibanlara tercih etme! Çünkü sen gariban Müslümanları bırakıp ta onlara meyledersen onlar kendilerinde izzet ve şeref olduğunu zannedip İslâm’ın kendilerine muhtaç olduğu zehabına kapılabilirler. Ken-dilerini bir şey zannedip İslâm’dan müstağni davranmaya kalkabilirler. Halbuki onlar İslâm’dan değil, İslâm onlardan müstağnidir. İslâm’ın onlara herhangi bir ihtiyacı yoktur aksine onların İslâm’a ihtiyaçları vardır. Bu sana ve kıyâmete kadar senin yolunun yolcularına bir uyarıdır. Sakın bir daha böyle yapma. Dileyen Kur’an’la öğüt alır, Kur’a-n’ın uyarılarıyla kendi kendisini uyarır ve doğru yolu bulur.”
Bu âyetlerde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, şunu da hatırınızdan çıkarmayın ki risâlete karşı insanlar iki gruptur. Kur’an, peygamber, İslâm karşısında iki grup insan tavrı vardır. Bunlardan birinci grup fıtrî alıcı cihazları açık olanlar, fıtratları ölmemiş olanlar. İkinci grup da fıtratları bozulmuş, alıcı cihazları ölmüş insanlardır. Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, bunu asla unutmayın. Size ancak söz dinleyenler, söze kulak verenler, sözü işiten ve onu anlayan kimseler icabet edeceklerdir. Alıcı cihazları çalışan, fıtratları diri ve faal olan kimseler ancak icabet edecektir. Fıtratları bozulmuş olanlar, yaratılış melekelerini kaybetmiş, duymaz, işitmez hale gelmiş, doğruya yönelme istidatlarını kaybetmiş ölü olanlara gelince, bilesiniz ki onları ancak Allah diriltecektir. Bu duruma gelmiş insanlar için ne peygamberlerin ne de başka birilerinin yapabilecekleri bir şey yoktur.
Zira Allah’ın duyurmadığına kimse bir şey duyuramaz. Allah’ın söyletmediğine kimse bir şey söyletemez. Allah’ın göstermediğine kimse bir şey gösteremez. Allah’ın şaşırttığını kimse yola getiremez. Bunlar kabirdekiler gibi değillerdir. Bunlar vahye karşı kapılarını, pencerelerini kapamış, duymayan, duygulanmayan, düşünmeyen, idrak etmeyen, hayattayken ölmüş insanlardır. Bunlar ölülerdir ve bunları Allah’tan başka diriltecek de yoktur. Siz bunlarla, bu çorak arazilerle uğraşmayı bırakın da mümbit arazilerle uğraşın.
13-16. “O, Kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sahifeler üzerindedir. İyi kimseler, saygıdeğer elçilerin eliyle yazılmıştır.”
Bu bölümde de Rabbimiz tezkirasını tanıtıyor. Yani kitabını ta-nıtıyor. Tezkira, meleklerin elindeki Kur’andır. Öyleyse eğer sizin elinizde de Kur’an varsa, sizin gönlünüzde de Kur’an varsa, siz de Kur’-an’la beraberseniz, siz de Kur’an’ı yazıyor, Kur’an’ı okuyor, Kur’an-dan bilgileniyorsanız, o zaman kesinlikle bilesiniz ki sizler de tıpkı me-lekler gibi olacaksınız. Hatta bazılarına göre onlardan daha üstün o-lacaksınız diyor bu âyetiyle Rabbimiz.
Bu kitap Allah’ın yüce melekleri tarafından yazılıyor. Allah’ın son derece şerefli, Rabblerinin emirlerine asla ihanet etmeyen, emin meleklerdir onlar. Gerek bu kitabın âyetlerini yazma konusunda, gerekse onu peygambere ulaştırma konusunda onlar asla hata yapmazlar, yanlışlık yapmazlar ve hıyanette bulunmazlar. İşte böyle yüce me-lekler tarafından yazılıp elçimize getirilen çok yüce bir kitaptır bu. Bu yüce kitabın sizlere hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Bu kitap Azîz ve Hakîm olan Allah’tan gelme Azîz ve Hakîm bir kitaptır. Bu kitabın öğütleri İzzet ve Celâl sahibi Rabbin katında kıymetli sahifelerde yazılıdır. Kimse onu bozamaz. Kimse onu ilga edemez. Kimse ondan daha gü-zelini meydana getiremez. Çünkü o kalpte ve kabuldedir. Kimse ondan daha güzelini veya onun bir benzerini meydana getiremez. Çünkü o merfuadır. Mekânı, makamı ve değeri çok yücedir onun. Korunmuştur şeytan parazitlerinden. Korunmuştur pislerin el değmesinden.
Bu kitap Allah bilgisidir ve bu bilgiye ancak çok şerefli ve yüce vasıflara sahip olan Allah’ın elçileri ulaşabilmektedirler. Allah’ın tertemiz elçilerine ulaşan bu bilgilerden de elbette tertemiz ve şerefli insanlar istifade edebileceklerdir. Ama şurasını unutmamak lâzımdır ki, Allah’ın şerefli elçilerinin dışındakiler ne kadar da temiz ve şerefli olurlarsa olsunlar, Allah elçilerinin ulaştırıldıkları bilgi zirvesine ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Bizler ancak Allah’ın şerefli elçilerine müracaat ederek onların bizim seviyemize indirdikleri bilgilere muhtacız ve ancak o kadarına ulaşabiliriz. Bu da ancak Kitap ve sünnete yakın-lığımızla orantılı olacaktır. Bizler her konuda Allah ve Resûlünün bize sunduğu bilgiye muhtacız. Gerek yaşadığımız bu hayatın bilgisini, ge-rek yaratılış, ölüm, ölüm ötesi bilgisini ve tüm bilgileri ancak bu iki kaynaktan elde edebiliriz

23 Temmuz 2010 Cuma

NECM SURESİ 50-62

50-51. “İlk Âd milletini, Semûd milletini yok edip geri bırakmayan O’dur.”
O Allah ki ilk Âd’ı helâk etti. Semûd’u da yok eden O’dur. Unutmayın ki onlar da sizin gibi davrandılar. Yaratıcılarına karşı, Rab-blerine ve Rabblerinin elçilerine karşı savaş açtılar. Allah’ın kendilerine bir rahmet olarak gönderdiği Hud’u (a.s) dinlemediler. Allah’ın elçisinin kendilerine Allah’tan getirdiği hayat programıyla ilgilenmediler. Allah karşısında kendilerini güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi gördüler.
Fecr sûresinde Rabbimizin beyan buyurduğu gibi gerçekten Âd kavmi gibisi memleketlerde bir daha yaratılmamıştır. Güçlerine, kuvvetlerine, yeryüzünde kurdukları medeniyetlerine güvenerek “yeryüzünde bizden daha güçlü kuvvetli kim var?” diyorlardı.
Âd kavmi yeryüzünde büyüklük tasladı, müstekbir davrandı. “Yeryüzünün en süper gücü biziz” dediler. Allah’ın elçisi Hud’a (a.s) ve beraberindeki Müslümanlara karşı haksız yere büyüklük tasladılar. Allah’ın elçisi Hud (a.s) kendilerini Allah’ın azabıyla korkutunca da de-diler ki, “bizden daha kuvvetli hiç kimse yoktur. Yeryüzünde hiç kimse bizi alt edemez. Bizimle kim baş edebilir? Kim bizimle boy ölçüşebilir? Hiç kimse bize azap gönderemez. Kimse bizim huzurumuzu boza-maz. Bizler şu anda sahip olduğumuz güç ve kuvvetle, şu anda zirvedeki medeniyetimiz, uzun boylarımız, güçlü pazılarımızla her şeyi bertaraf ederiz. Bize bir azap gelse bile biz onu savuşturma gücüne sahibiz.” Uzun boylarına, güçlü pazılarına, mevcut medeniyetlerine güvenerek Allah’a ve Allah elçilerine kafa tutmaya kalkıştılar. Ama kendilerini yaratan, bu güçlerini kendilerine veren Allah’tan gafil oldular. Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu hesap edemediler. Kime kafa tuttuklarını, kime karşı geldiklerinin, kiminle savaşa tutuştuklarının farkına varamadılar. Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle, Allah’ın elçisiyle alay ettiler.
Allah’ın elçisiyle pazarlığa tutuştular. “Tamam, ilâh olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilâh olarak asla kabul etmeyiz” diyorlar. “İlâhlardan birisi olarak O’nu da dinleyelim, ilâhlardan birisi olarak O’na da kulluk yapalım, ama tek ilâh olarak sadece O’na kulluğa hayır” dediler. “Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilâhlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka Rabblerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim, şifa, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim, ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız” dediler.
Allah da onlara “Sarsar” denen şiddetli, çok soğuk bir fırtına ya da taş yağdıran azgın, atiye bir fırtına gönderdi de taş taş üstünde kalmadı. Her şeyi büküp büküp atıverdi. Allah o kahredici, helâk edici, mahvedici rüzgarı o kavmin üzerine sekiz gün yedi gece mûsâllat kıldı, rüzgara emretti, o da o onların üzerine esip durdu. Yani salladı durdu orayı. Her şeyi birbirine vurdu, her şeyi birbirine kattı, hepsi mahvoldular, sanki orada hiç insan yaşamamıştı der başka bir sûrede Rabbimiz. Sanki onlar orada tuş oldular, yerle bir oldular. Sanki içi boş hurma kütüklerine, içini kurt yemiş hurma kovanlarına döndüler. Yirmi metre, otuz metre boyundaki insanlar kadınlarıyla, erkekleriyle, çocuklarıyla diz çöküp uzanıverdiler yerlere. Güçleri, kuvvetleri, pazıları, baldırları, medeniyetleri hiçbir şeye yaramadı. Varlıkları onları bu helâkten kurtaramadı.
Onlardan sonra onların yerine Semûd’u getirdi Rabbimiz. Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i elçi olarak gönderdi. Bu toplum da Allah’ı ve elçisini reddetti. Allah’ın hayatlarına karışmasına izin ver-mediler. Peygambere hayat hakkı tanımadılar. Rivâyetlere göre kendilerinden öncekilerin rüzgar ve sarsıntıyla yok edildiklerini bildikleri için güya dağların üzerlerinde kayalardan mağaralar yontarak kendilerini Allah’tan gelebilecek muhtemel bir azaba karşı sağlama almaya çalıştılar. Bunlar da tıpkı kendilerinden öncekiler gibi Allah’ın bu âyetine tahammül edemediler. Allah’ın kendilerine gönderdiği deve âyetini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın yasasını ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın arzında Allah’a hayat, Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımadılar ve kendileri için hayır olan, tek suçu kendilerine süt verip onları beslemek olan bu deveyi ayaklarından biçerek öldürüverdiler.
Bunun üzerine onları da Allah’tan bir racfe yakalayıverdi. Bir sayha, bir ses, bir titreşim, geberin diye bir ses yakaladı da dizlerinin üzerinde çöküverdiler. Oldukları yerde diz çöküverdiler. Güvendikleri evleri, villaları, saltanatları, medeniyetleri bir anda çöküverdi. Güçleri, kuvvetleri teknolojileri bir sayha ile bir anda çöküverdi. Bir saika, bir yıldırım, bir titreşim, ya da geberin diye bir ses geliverdi de ne evleri, ne köşkleri, ne medeniyetleri kendilerini helâkten kurtaramadı. Keşke daha önceden secdeye kapansalardı. Keşke daha önceden Rable-rinin emirlerine boyun büküp O’nun istediği hayatı yaşamaya yönelselerdi. Onlar böyle diz çökmeye yanaşmayınca Rabbimiz zorla diz çöktürüverdi onları.
52. “Daha önce de Nuh milletini yok eden O’dur; çünkü onlar çok zalim ve pek taşkın kimselerdi.”
Daha önce de Nuh toplumunu helâk etmişti Rabbimiz. Nuh kavmi, çok uzun ömürlü insanlardı. Ama Rabblerine isyan eden, Rab-blerinin kendilerine açtığı rahmet kapısı Nuh’a (a.s) ve onun getirdiği hayat programına değer vermeyen bu insanları uzun ömürleri kurtaramadı. Çünkü onlar da zalim ve tuğyan içinde bir hayatın adamıydılar.
Allah’ın kendilerine gönderdiği Nuh’u (a.s) yalanladılar. Rab-bimiz de onu ve beraberindeki inananları, onun safında yer alıp, tercihlerini peygamberden yana kullanan, peygamberin mücâdelesini destekleyenleri bir gemide kurtardı. Peygamberle birlikte ona iman e-den, tercihini peygamber yolunda olmaya kullanan, oylarını peygamberin gemisinde, peygamberin terekesinde, peygamberin safında olmaya kullananları kurtardı, ötekilerin tamamını bir tufanla helâk etti. Allah’a kafa tutan, peygamberi reddeden, içlerindeki salih kimseleri putlaştırıp Allah’tan gelen vahyin önüne bunları kalkan olarak diken bu zalimleri de böylece helâk etti Rabbimiz.
Kur’an’ın başka âyetlerinde, “çünkü onlar kör bir toplumdu” diyor Rabbimiz. Kördü onlar, gerçeği görecek gözleri yoktu. Allah’tan gelen mesajla ilgilenmediler, Allah’ın elçisine değer vermediler, hakkın ne olduğunu hiçbir zaman bilemediler. Kör bir toplum olmalarından ötürü de denizde boğulmayı hak ettiler ve sonunda da cehennemi boyladılar.
Bir toplumu daha helâk etti Rabbimiz. Allah’a, Allah’ın elçisine karşı gelen, hayatlarına Allah’ı da, Allah’ın elçisini de karıştırmak istemeyen, kendi bildiklerince bir hayat yaşamaktan yana tavır sergileyen Nuh toplumu da helâk edilirken, beri tarafta aynı toplum içinde Allah’a ve Allah’ın elçisine teslim olanlar da kurtulanlardan oldu. Başka kimi helâk etmiş Rabbimiz?
53-54. “Lût milletinin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O’dur.”
Helâk edilen toplumlardan birisi de Lût’un (a.s) toplumudur. Altı üstüne getirilen kasabalardan birisi de Lût’un (a.s) toplumudur. Çünkü onların âlemlerde görülmemiş, yeryüzünde hiçbir kavmin yap-madığı korkunç bir hastalıkları vardı: Lûtîlik. Erkeğin kadınları bırakıp erkeklere gitmesi. Lût’un (a.s) toplumunun pisliği buydu. “Allah’ın elçisi yapmayın, etmeyin, sizler fahişeye mi gidiyorsunuz? Aşırılığa, fahşaya mı gidiyorsunuz? Dünyalarda sizden önce hiçbir kavimde görül-memiş, hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapmak istiyorsu-nuz? İnsanların dışında hayvanlar âleminde bile benzeri görülmemiş çok çirkin bir şeyi mi yapmaya gidiyorsunuz? Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamaktan vazgeçin,” diye uyarır.
Ama toplum adam olmaya yanaşmaz. “Hattâ çıkarın bu peygamberi şehrimizden! Atın bu adamları şehrimizden, çıkarın onları beldemizden, atın bu adamları okullarımızdan, sürün bu adamları kentimizden, yok edin bunları! Temizleyin bu adamları sokaklarımızdan, çünkü bunlar temizlenmek isteyen kimselerdirler. Temizlik istiyor bunlar. Aşırı temizlikten yanalar bunlar. Madem ki temizlik istiyorlar, madem ki temizlikten yanalar, öyleyse çıkarın bunları şehrimizden de diledikleri yerde diledikleri kadar temizlensinler. Bunlar memleketin düzenini bozuyorlar. Bunlar ülkenin yeknesaklığını zedeliyorlar. Bunlar bizim ülkemizde fitne çıkarıyorlar. Bizler ne güzel erkek erkeğe, kadın kadına bir ayırım yapmadan cinsel arzularımızı tatmin edip keyiflerimize bakarken, bu adamlar Allah’tan, dinden, Allah yasalarından bahsederek homoseksüelliğe, zinaya karşı çıkarak bizim huzurumuzu kaçırıyorlar. Yok haramdı, yok helâldi diyerek bizim iştahımızı kaçırıyorlar. Huzurumuzu kaçıran, bize Allah’ı, âhireti, haramı, helâlı, hesabı, kitabı, namusu, iffeti hatırlatan ve böylece zevklerimizi kaçıran bu insanları çıkarın ülkemizden de biz de rahat bir şekilde istediğimiz suçları işleyebilelim, keyfimize göre bir hayat yaşayabilelim” diyorlar-dı.
Kur’an’ın başka sûrelerinde anlatıldığına göre Rabbimiz de onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdı ki, işlerini bitiriverdi. Kasabanın altını üstüne getiriverdi de Lût’a (a.s) iman eden iki kızcağızı hariç kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Onun içindir ki Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat”tır. Yani altı üstüne getirilmiş bir toplum... Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her biri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Bahru’l Muhît yâni ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki, bu toplumun yere battığının göstergesidir.
55- Ey insanoğlu, öyleyse Rabb'inin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun?
56- Bu Peygamber de eski uyarıcıların bir halkasıdır:
57- Kıyamet günü iyice yaklaştı
58- Onun dehşetini Allah'tan başka hiç kimse başınızdan savamaz.
59- Bu Kur'an sizin tuhafınıza mı gidiyor?
60- Onu dinlerken ağlayacağınıza gülüyorsunuz, öyle mi? .
61- Gaflet içinde yüzüyorsunuz, değil mi?

tetemaru" münakaşa etmek, tartışmak ve şüphelenmek anlamlarına gelir. Bu ayet Kur'an'ı okuyan herkese hitap etmektedir. Şöyle denilmektedir:
"Önceki peygamberleri yalanlayan toplumların kötü sonlarını bilmenize rağmen, onların izlerini takip ediyorsunuz. Önceden helâk olan toplumlar da Allah'ın nimetleri hakkında şüpheye düştüler ve "bu nimetleri sadece Alah vermiyor, O'nun ortakları da var" diyerek peygamberlerle tartışmaya başladılar. Sonuçta peygamberlerin kendilerine getirdiği tevhid akidesini yalanladılar. Sizler o toplumların bu şüphe ve tartışmalar dolayısıyla helâk olduklarını ve sizlerin de akibetinizin aynı olacağını düşünemiyor musunuz?"
Öyleyse ey bu âyetleriyle Rabbinin gücünü, kudretini, Rabbinin nîmetlerini tanıyan insan, söylesene Rabbinin hangi nîmetine karşı şüpheli davranıyorsun? Tüm bu gerçekleri bilen seni Rabbinin vahyine karşı, Rabbinden sana gelen hayat programına karşı şüpheye sevk eden ne? Yani işte sizden önceki toplumların nasıl helâk edildiklerini gördünüz. Allah’a kafa tutanların âkıbetlerine muttali oldunuz. Hal böyleyken halâ onların yolunu mu takip etmeye çalışıyorsunuz? Onlar Allah’ın vahiy nîmeti, kitap nîmeti, risâlet nîmetini yalanlayıp şüpheye düştüler, bu nîmetler konusunda peygamberlerle münakaşaya tutuştular da Allah onların işlerini bitirivermedi mi?
Yaşanan gerçekler bunlar hurafe deil,masal değil,ancak Allah ve kitap tanımayanlar içinde bu uyarılar masal gibi geldi azab karşılarına çıkınca gerçeği anladılar ama iş işten geçmiş tevbe kapıları kapanmış,kulluk etme fırsatı kalmamıştırDemek oluyor ki, eski dönemlerde gerçekleşen bu toplu yoketmeler yüce Allah'ın insanlığa yönelik birer nimeti, birer lütfudur. Öyle ya, sözkonusu olaylarda aslında kötülük yok edilmemiş miydi? Doğruluğun balyozu altında eğriliğin beyni ezilmemiş, vücudu dağılmamış mıydı? Bu olaylar ibret alanlar ve olup bitenlerden ders çıkaracaklar için geride yararlanılacak belirtiler bırakmamışlar mıydı? Bütün bunlar birer nimet değil mi? O halde yüce Allah'ın hangi nimetini kuşku ile karşılıyorsunuz? Ayet herkese, her kalbe ve yüce Allah'ın uygulamalarını akıl süzgecinden geçirerek belalarda bile O'nun nimetini görebilen her kula sesleniyor.
Gerek insanın iç dünyasına ve gerekse dış dünyaya yansıyan ilahi iradenin görüntüleri gözden geçirildikten sonra gözlerimizin önüne serilen eski milletlere, peygamberlerini yalanlayan toplumlara ilişkin toplu yokediliş sahnelerinin külleri karşısında çınlayan müthiş ve tüyler ürpertici bir çığlıkla sarsılıyoruz. Bu son çığlık sanki büyük kıyametin eşiğinde kulak zarlarımızı titreten bir alarm çanıdır.
İşte bu uyarılar ilk peygamber Hz. Adem’den (a.s) bu yana devam edip gelen uyarılardır. Hz. Adem’den (a.s) bu yana Allah’ın tüm elçileri Rabblerinden gelen bu uyarılarla toplumlarını uyarmışlardır. İşte şu anda da son elçinin uyarılarıyla karşı karşıyasınız. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz ilgilenmeyin bu uyarılarla. Kulak vermeyin bu son elçinin uyarılarına. İsterseniz kitapsız ve peygambersiz bir hayat yaşamaya devam edin. Ama unutmayın ki:
Peygamber olup olmadığı hakkında kuşku duyduğunuz, uyarıcılık görevini onaylamak istemediğiniz bu Peygamber var ya? O eski uyarıcılar zincirinin bir halkasıdır; şu güne kadar o eski uyarıcıları birçok uyarıcılar izlemiştir. Dehşet dolu günün eşiğindesiniz. Ortalığı silip süpürecek olan korkunç bir afetin günü yaklaştı.
Sözü edilen felaket ve dehşet günü, ya bu Peygamberin sizi tehdit ettiği kıyamet günüdür ya da yüce Allah'tan başka hiç kimsenin türünü ve zamanını bilmediği bir azabın dehşetidir. Bu azabın dehşetinden sizi ancak yüce Allah kurtarırsa kurtarır
Unutmayın ki yaklaşan yaklaşmıştır. Kıyamet yaklaşmıştır. Göklerin, yerlerin, tüm kâinatın, tüm varlıkların, insanların, meleklerin, dağların, taşların yok olacağı kıyamet yaklaşmıştır.
Allah’tan başka o kıyameti getirecek, gerçekleştirecek, açacak, keşfedecek, onun ne zaman gerçekleşeceğini bilecek hiçbir güç ve kudret yoktur. Ama Allah onu size açmayacaktır. Kıyamet saati gelip çatana kadar onun zamanını hiç kimseye bildirmeyecektir. O emir verdi mi kıyamet kopacaktır. Artık göklerde ve yerde hayat bitecektir.
Ne oluyor? Allah’ın bu sözüne mi şaşıyorsunuz? Allah’ın kitabına mı şaşıyorsunuz? İnanılmayacak bir söz mü kabul ediyorsunuz Allah’ın kitabını? Allah’ın bu sözünde tuhaflık mı görüyorsunuz? Tuhaf mı buluyorsunuz Allah’ın kıyamet hükmünü? Siz bilirsiniz.
Allah’ın bu âyetlerini duyduğunuz halde ağlamıyorsunuz da gülüyor musunuz? Kıyamet, hesap, kitap o kadar yaklaştı ki, defterlerinizin dürülmesi o kadar yakın ki, siz halâ ağlamıyorsunuz da gülüyorsunuz? Ağlanacak halinize gülüyorsunuz. Öyle bir hayat yaşıyorsunuz ki, öyle bir dünyanız var ki hep gülmeden, eğlenmeden ibaret. Yaklaşan ölümü, yaklaşan kıyameti unutup keyif peşinde koşuyorsunuz. Ağlanacak halinize gülüyor, gaflet içinde bir hayatın içine gömülüyorsunuz. Başınıza geleceklerden habersiz oyalanıyorsunuz, başınızı dik tutmaya çalışıyorsunuz. Hayır hayır, vazgeçin bu gidişten.
62. “Artık secdeye varın Allah’a kulluk edin.”
Hemen bir secde edelim. Rabbimizden bir secde emri geliyor. Artık secdeye varın. Secdeye yaklaşın. Allah karşısında bel bükün, boyun eğin. Hayatınızın her konusunda Rabbinizi dinleyin. O’nun emirlerine itaat edin. O’nun emir ve yasakları karşısında boyun bükün. Allah karşısında ukalalık etmeyin. O’nun kitabından habersiz bir hayat yaşamaya kalkışmayın. Kendi görüşlerinizi, kendi anlayışlarınızı Allah’ın emir ve yasaklarının önüne geçirmeyin. Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye kalkışmayın. Her konuda Allah’ı dinleyin. Allah’a kulak verin. Allah’ın istediği gibi yaşayın. Allah ne demişse, nasıl tarif et-mişse, hemen hiç beklemeden, savsaklamadan, şeytan gibi duymaz-dan, anlamazdan gelmeden hemen uygulamaya koyarak Rabbinize secde edin. “Tamam ya Rabbi, baş üstüne ya Rabbi, anladım ya Rabbi, hemen uygulamaya koyuyorum ya Rabbi!” diyerek Allah’a secde edin.
Meselâ Rabbiniz tarafından size örtünün denilmişse, Rabbinizden böyle bir emir almışsanız, hemen hiç beklemeden bu konuda secdeyi gerçekleştirin. Hemen Rabbinizin istediği biçimde örtünün. İşte bu konuda secde hemen emri yerine getirmektir. Veya meselâ na-maz kılın, çocuklarınızı Müslümanca eğitin, Kitapla tanışın, sünnetle buluşun, hayatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın denilmişse, hemen hiç beklemeden, hiç zaman kaybetmeden “baş üstüne ya Rabbi” diyerek bütün bunları uygulamaya koymak üzere secde edeceğiz. Tüm bu konuların secdesini, teslimiyetini gerçekleştireceğiz Allah’ın izniyle.
Secde inkıyattır. Secde Allah’ın emirlerine boyun eğmek, itaat etmektir. Secde, “baş üstüne ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Hemen gereğini yerine getiriyorum ya Rabbi!” demektir. İtiraz etmemenin, yan çizmemenin, savsaklamamanın beyanıdır secde. Uygulamaya koymanın beyanıdır secde. Secde, Kur’an okununca, Kur’an’da gelen Rabbimizin emirlerine, yasaklarına, beyanlarına evet demek, inandım demek, ben buna teslim oldum demektir.
Öyleyse Kur’an âyetleri okununca aklı işin içine karıştırmadan secde etmek zorundayız. Namaz kıl denince, iyi ama yahu abdestim yok demeden, itiraz etmeden, mâzeretlerin arkasına saklanmadan, aklı işin içine karıştırmadan hemen namaza doğrulmak zorundayız. “Tamam anladık da hele bir çocukları büyüteyim. Hele şu müşterileri bir savayım. Hele şu okulu bir bitireyim. Ya iyi de elbisem temiz değil. Şunları, şunları bir bitireyim de ondan sonra kılayım,” dememeliyiz. Teslim olunmalıdır, hemen secde edilmelidir. Tıpkı, “asanı taşa vur ey Mûsâ!” şeklindeki emir karşısında aklı işine karıştırmadan, ya acaba suyla bunun ne ilgisi var demeden Hz. Mûsâ’nın teslim olup emri uyguladığı gibi biz de Rabbimizin tüm emirlerini uygulayacak, hemen hiç beklemeden secde edeceğiz.
Secdeniz, boyun bükmeniz Allah’a olsun. Yaklaşmanız Allah’a olsun. İbadetiniz, kulluğunuz, teslimiyetiniz, bağlılığınız, sığınmanız, güvenmeniz Allah’a olsun. Sûrenin ta başında ifade ettiğimiz gibi Rabbimizin bu secde emrini alan Rasulullah Efendimiz ve beraberindeki mü’minler secdeye kapanırlarken, sûreyi Rasulullah Efendimizin mübârek fem-i saadetlerinden dinleyen oradaki müşrikler de secdeye kapanmak zorunda kalıyorlardı. Çünkü bütün bu Rabbimizin âyetlerini dinleyen hiçbir kimsenin başka bir seçeneği yoktu. Çünkü o günün insanı bu ifadeleri gâyet güzel anlıyordu. Anlayan herkes, mü’min, kâfir tercihini secdeden yana yapmak zorunda kalıyordu. Rabblerine teslimiyet anlamına bir secde gerçekleştiriyorlardı. Bu secde elbette ki Müslümanlar adına Rabblerine bağlılıklarının devamı, tescili anlamına, Rabblerine kulluklarının, Rabbleri yolundaki kavgalarının devamı anlamına bir secdeydi. Kıyamete kadar bu kavga yeryüzünde devam edecekti.
Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle amel etmeyi hepimize nasip etsin, kolay getirsin inşallah. Vel hamdü lillahi Rabbil’âlemîn.

20 Temmuz 2010 Salı

Necm Suresi 33-49

yüzçevirmenin başka bir boyutunu görmekteyiz,Nedir bu boyut?malından veriyor burda sorun yok ama devamında,sonrasında vermekte direniyor,inatçılık ediyor.Öyleyse bu ayete şöyle bir meal verelim.
Şu takvadan, Allah’a kulluktan, Allah için hayat yaşamaktan yüz çevireni gördün mü? Allah’ın gönderdiği vahiyden, hayat programından, vahiyden, dinden, peygamberden yüz çevirip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir dünya yaşayanı gördün mü? Azıcık verdi de gerisini kaya gibi sımsıkı elinde tuttu, bağrına bastı, cimrilik yaptı. Allah kendisine yığınlarla nîmet verdiği halde, nankörlük yaptı da onları Allah kullarıyla paylaşmaya yanaşmadı.
Bir rivayete göre bir kişi önce Allah yolunda biraz hayır yapmış, fakat sonra "yoksul düşerim" korkusu ile yardımseverlikten vazgeçmiştir. Zemahşeri "Keşşaf" adlı tefsir kitabında bu kişinin kimliğini belirleyerek onun Hz. Osman olduğunu söyledikten sonra bu görüşünü destekler nitelikte bir hikaye anlatıyor. Fakat anlattığı hikayenin hiçbir kaynağı, hiçbir dayanağı yok. Ayrıca Hz. Osman'ı, O'nun karakterini, Allah yolundaki sürekli, hesapsız ve kesintisiz cömertliğini bilen; O'nun Allah'a bağlılığını, "sorumluluğun kişiselliği" ilkesine ilişkin duyarlığını belgeleri ile tespit eden hiç kimse bu hikayenin doğru olabileceğine ihtimal vermez.(Zemahşeri'nin anlattığı hikaye şudur: Hz. Osman sürekli hayır yapıyor, durmadan Allah yolunda mal dağıtıyordu. Bu arada süt kardeşi Abdullah b. Saad b. Ebu Sarh birgün kendisine "Yeter artık, nerede ise hiçbir şeyin kalmayacak ' dedi. Hz. Osman ona " Çok sayıda günahım ve kusurum var, hayır yaparak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak istiyorum. Umarım ki, beni affeder" dedi. Bunun üzerine Abdullah kendisine "Bana yükü ile birlikte bir deveni ver ben senin tüm günahlarını üstleneyim" dedi. Hz. Osman da ona tanıklar huzurunda yüklü bir devesini bağışladı ve artık yardımseverlik huyundan vazgeçti. İşte bu ayet bu olay üzerine indi.
Bu hikayenin asılsızlığı apaçıktır. Hz. Osman'a ilişkin bilgilerimizin hiç biri ile bağdaşmaz bir uydurmadır)
Bu ayetlerde belirli bir kişi de kasdedilmiş olabilir, belirsiz bir "insanlık" örneği de sunulmuş olabilir. Önemli olan şudur: Kim bu yolu tutarsa, yani bu inanç sistemi uğrunda belirli oranda bedeni ve mali fedakârlıklar yaptıktan sonra bu tutumunu değiştirerek fedakârlıklarının arkasını getirmez ise tuhaf bir tutum benimsemiş olur. Kur'an böyle bir tutumu yadırgıyor, bu tutumu vesile ederek insanlara bu inanç sisteminin bazı önemli gerçeklerini tanıtıp açıklıyor.

35. “Görülmeyenin ilmi yanında da o mu görüyor?”
Bu adam Allah’ın istemediği bir hayatı yaşarken, Allah’ın kendisine verdiğini Allah yolunda harcamaya yanaşmazken, Allah’ın kendisine verdikleriyle Allah’a kafa tutarken, gayb bilgisi yanında da onu görüp kendi mutluluğunu kendisi kazanacağını mı zannediyor? Yani bu adam gayb bilgisine sahip de, istediği zaman Levh-i Mahfuz’u görüyor, okuyor da, orada ne var ne yok bakıyor da ona göre mi karar veriyor? Yani gayb bilgisiyle şimdiden geleceği görüyor da malım-mülküm tükenir, kötü bir duruma düşerim diye mi cimrilik yapıp sahip olduklarından Allah kullarına harcama yapmamanın kendisi hakkında hayırlı olacağına karar veriyor? Ya da bu anlayışının, bu davranışının kendisi hakkında yarın kıyamet günü hayırlı olacağını gaybdan mı görüyor? Nasıl hükmediyor buna?
Hayır hayır, bu adam gaybı bilmediğine göre, Levh-i Mahfuz’a muttalî olmadığına göre kendisi hakkında neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu bilmesi mümkün değildir ve kendi kendine vahiyden uzak verdiği kararlar, yaşadığı hayat kendisini ne dünyada, ne de âhirette kurtuluşa ulaştırmayacaktır. Bir de tabi bu cimrilik yapıp vermemenin dünya ve âhirette kendilerine kaybettireceği şeylerin kendilerine gayb olması, zararlarını bilememeleri böyle davranmalarına sebep oluyor.
Gayb" alemi tüm yönleri ile yüce Allah'ın tekelindedir. O'ndan başka hiç kimse o alemi göremez. Hiç kimse orada kendisini ne gibi sürprizlerin beklediğini bilemez. Bu yüzden insan çalışmalarını ve fedakârlıklarını sürdürmeli, yaşadığı sürece geleceğinden kuşkulu olmalı, elinden geleni tam olarak yapmalı, önce biraz fedakârlık yapıp da sonra gevşememelidir. Çünkü sözkonusu gayb aleminin sürprizlerine ilişkin elinde hiçbir garanti yoktur. Tek garantisi sürekli vefakârlığı, bu sayede yüce Allah'ın yaptığı iyilikleri kabul edeceğine ilişkin umududur
36-37. “Yoksa Mûsâ’nın ve sözünü yerine getiren İbrahim’in kitaplarında olanlar kendisine bildirilmedi mi ki.”
Yoksa Mûsâ’nın (a.s) sahifelerindeki bilgiler kendisine haber verilmedi mi? Bu son elçimize gönderdiğimiz gerçeklerin aynısını ihtiva eden önceki kitaplarımızın gerçekleri ona ulaşmadı mı? Tevrat ona ulaşmadı mı? Vefa eden, vefalı davranan İbrahim’in sahifelerindeki gerçek bilgileri duymadı mı?
Burada Rabbimiz biz kullarını birdenbire tarihle karşı karşıya getirerek bizi tarihin eskimez gerçekleriyle yüzleştiriyor. İnsanları daha önce İbrahim ve Mûsâ’ya (a.s) verilen kitaplarla, sahifelerle karşı karşıya getiriyor Rabbimiz. Zaten kitabımız Kur’an’ın her bir bölümünde ısrarla vurguladığı kitaplara imanın esprisi işte burada açıklık kazanıyor. Çünkü insanlık yeryüzünde, tarihin hiçbir döneminde vahiyden uzak, vahiyden mahrum bir dönem yaşamamıştır. İnsanlık zaman ve mekânın her bir biriminde mutlaka Allah bilgisiyle karşı karşıya bulunmuştur.
Değilse, eğer insanlar yeryüzünün herhangi bir yerinde vahiyden mahrum bir zaman ve zemin içinde bulunmuş olsalardı, Allah’ın rahmetinden uzak bir dönem yaşamış olsalardı, o zaman şu sözü söylemeye hak kazanmış olurlardı: “Ya Rabbi, bizi yarattın, bizi bu dünyaya getirdin ama getirdiğin bu dünyada bize yol göstermedin, bize bu dünyada nasıl bir hayat yaşayacağımız konusunda bir bilgi gön-dermedin. Bize kendini tanıtmadın, bizi varlığından haberdar etmedin. Bize bizden istediğin kulluğu bildirmedin. Bize razı olacağın hayat programını göstermedin. Bize kitaplar ve elçiler göndermedin, bu durumda biz ne yapalım?” Ama şimdi hiç kimsenin bunu demeye hakkı kalmamıştır. Çünkü tarihin her döneminde herkes bu nîmetle, vahiy nîmetiyle karşı karşıya gelmiştir. İşte Rabbimiz burada önceki kitaplarından, önceki elçilerine gönderdiği sahifelerinden söz ediyor.
“Suhuf”; İlk semavi kitaplar; peygamberlere verilen sahifenin çoğulu. Sahife, yazılı veya yazılacak kâğıttan, kırtastan bir parçadır. Bu da bizim sahife dediğimiz, safhadan daha genel olarak yaprak ve varak adı verilen parçadan ibarettir. Çoğulu "sahaif" ve "suhuf"tur. Bu sûretle sahife ve suhuf, mektuba, risâle ve kitaba da denir. Peygamberlere verilen bu suhuflardan 10 sahife Hz. Âdem'e, 50 sahife Hz. Şit'e, 30 sahife Hz. İdris'e ve 10 sahife de Hz. İbrahim'e verilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de "Suhuf-u Ûla (ilk sahifeler)"den bahsedil-mektedir. Bunların yukarıda bildirilen sahifeler olduğu anlaşılmaktadır
(Taha,133). Ayrıca işte bu sûrede ve A’lâ sûresinin 38. âyetlerinde Suhuf-u İbrahim'den ve Suhuf-u Musâ’dan bahsedilmektedir. Bu iki suhufun içerdiği hükümlerle ilgili olarak işte bu sûrede, bu âyette ve devamında bilgi verilmektedir. Musâ'nın sahifeleri ifadesiyle Tevrat kastedilmekle beraber, İbrahim'in sahifeleri hakkında Kur'an'ın dışında, her hangi bir yerde yeterli bilgi yoktur. Hattâ Yahudilerin ve Hıristi-yanların kutsal metinlerinde bile bunlardan söz edilmez. Sadece Kur'-an-ı Kerim'de birisi bu sûrede bu âyet devamında, birisi de A'lâ sûresinde olmak üzere iki yerde Hz. İbrahim'in getirdiği talimattan bazı bölümler zikredilmiştir.
Hz. İbrahim (a.s) indirilen sahifelerin mübarek ramazan ayının ilk gecesi indirildiğine dair Vâsıle b. el-Eska' (r.a)'den gelen bir rivâyet vardır (Ahmed İbn Hanbel, IV,107). Bu sahifelerin ihtiva ettiği hakikatlerin tevhid, ibadet, ahlâk, muamelât ve ahkâm esasları olduğunu anlamak için herhangi bir vesikaya gerek yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakkın risâlet ve nübüvvetle ilgili koyduğu şartlardan ve Kur’an-ı Kerim'den bunu anlamak kolaydır. Nitekim işte bu âyetlerde ilk sahifelerin yani Hz. İbrahim ve Hz. Musâ sahifelerinin ihtiva ettiği gerçekler şöyle maddelendirilebilir. Bunlar her peygamberin getirdiği şeriatta temel esasların aynılığını, değişmezliğini göstermesi bakımından da önemlidir: Herkes yaptıklarından mesuldür. Bir şahsın yaptıklarından ancak kendisi sorumludur. Hiç kimse başkasının cezasıyla cezalandırılmaz. Her şahıs yaptığının karşılığını görecektir. Başkasının yaptığı amellere kimse ortak olamaz. Hiç kimse yapmadığı amelin karşılığını ala-maz. Ve "Dönüş Allah’adır. Güldüren ve ağlatan, dirilten ve öldüren; çiftleri, erkek ve dişiyi, döl yatağına düşen meni'den yaratan O'dur. Öldükten sonra dirilten O'dur. İhtiyaçları veren ve zenginleştiren O'dur. Gökte ve yerde olanların Rabbi O'dur".
Kur’an'da peygamberlerin sözlerini ve mücâdelelerini incele-diğimiz zaman, kendilerine indirilen sahifelerin içeriği ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkün olur. Taberi'de Hz. Şit'e verilen sahifelerden şöy-le bir cümle nakledilmektedir: "Âdem oğullarına söyle ki, bir şart koştuklarında ona şahit tutsunlar, ta ki inkar edemesinler. Nitekim Âdem, benim ahdimi unuttu İblis de onu aldattı ve Cennetten çıkmasına se-bep oldu" (Taberi, Tarih, I/93).
Hem bu sahifelerin, hem de diğer semavi kitapların; kitap gön-derilmeyen peygamberlerin tebliğ görevinde hükümlerine tabi olduk-ları metinler olduğunu ifade bakımından da şöyle denilmektedir "İdris (a.s) Şît aleyhisselâmın suhufunu okurdu ve ahaliyi o kitabın hükmü-ne davet ederdi. Hak Teâlâ ona da otuz sahife gönderdi. O bu sahi-feleri kendi eliyle yazdı. Âdem (a.s)'dan sonra ilk kalem tutup yazı ya-zan İdris (a.s)'dır." İdris (a.s) şöyle dedi: "Ya Rıdvân, ben Hak Teâlâ-nın peygamberiyim. Benim makamımın cennet olacağını suhufta gör-düm" (Taberî, Tarih, I/95, 97).
Suhuf kelimesi Kur’an-ı Kerîm'de devamlı bu çoğul sığasıyla kullanılır şöyle ki: 1- Suhufu Müneşşera: Dağıtılmış sahifeler halinde tezkireler manâsınadır (Müddessir, 52). Bu, Kur’an tabiriyle, ehl-i küf-rün, bütün insanlığa rehberi olarak indirilen Kur’an yerine, şahısları adına bir takım sahifelerden oluşan tezkireler indirilmesini istemelerini ifade etmektedir. Bu istek kendisini toplumdan üstün ve ayrı gören küfür egosunun tezahürlerinden biridir. Ancak bu istekleri gerçekleşse bile yine de inanmayacakları, belirtilmektedir (Müddessir, 53). Neşredilmiş, dağıtılmış sahifelerle ilgili olarak "Sahifeler neşredildiği vakit" (Tekvir,10) buyurulmaktadır. Neşredilen bu sahifeler iki çeşittir. Bun-lardan birincisi amel defterleridir ki bunların neşri, hesap işin açılma-ları demektir. İbnül-Mümin'in İbn Cüreyc'den rivâyetine göre, "İnsan ölünce sahifesi dürülür. Sonra kıyamet günü açılır ve ona göre hesabı görülür." İkincisi de; "Artık kitabı sağ eline verilen kişi der ki: Alın kita-bımı okuyun. Kitabı sol eline verilen ise, o da der ki: Keşke bana ki-tabım verilmeseydi" (Hâkka,19-25); "Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse; o, kolay bir hesap ile sorguya çekilecek... Kiminde kitabı sır-tının arkasından verilirse; o da helâki çağıracak" (İnşikak,7-10) olarak bildirilen hesabın görüşülmesinden (rüyetinden) sonra ilâm gibi neş-redilip dağıtılacak sahifelerdir. Bunların neşri, dağıtılıp sahiplerine ve-rilmesi demektir. Buna bazı hadislerde "Tetâyur-ı suhuf sahifelerin u-çuşması" tabir olunmuştur. 2- Suhuf-u Mükerrame ve Suhuf-u Mutah-hare: Bu ikisi de Kur'an-ı Kerimin isimleridir. Kur'an-ı Kerimi vasıflar-lar. Birincisi "O Kur'an, şerefli -üstün, yüceltilmiş, tertemiz kılınmış sa-hifelerdedir-" (Abese,13-14) şeklinde; ikincisi de, "Allah'tan gönderilmiş bir elçi ki, tertemiz sahifeleri okumaktadır. Onların içinde dosdoğru yazılı hükümler vardır" (Beyyine, 2-3) şeklindedir.
Kur’an-ı Kerim Mekke'de inmeye başlamıştır. İndiği günden itibaren hem ezberlenmiş, hem de her biri ağaçtan, deriden, taştan, kemikten, yapraktan birer safha ve levha üzerine tespit edilmiş, ayrı ayrı defterlere yazılmış, itina ile zapt ve hıfzedilmiştir. Bunlara mushaf gibi hepsi bir cildde olmak manasına suhuf denilemezse de, her biri bir sahife demek olacağından, ayrı ayrı bir halde sahifeler manasına su-huf kavramı onları kapsar. Burada suhuf Kur’an-ı Kerim sahifeleri ma-nâsına kullanıldığına göre, Kalem sûresinin birinci âyetinde kendisine yemin edilen kalemin Levh-i Mahfûza yazdığı sahifelere, meleklerin Levh-i Mahfûzdan istinsah edip vahiy ile getirdikleri sahifelere ve son-ra mushaf sahifelerini teşkil eden alel-umum Kur’an sahifelerine sa-dıktır. Kur’an sahifelerinin iki kapak arasında toplanmış mevcut şek-line Mushaf denmesi bundandır.
(Buhâri, Tefsiru Sûre-i Gâf, 9)
Peki acaba bu kitaplarda, bu sahifelerde ne vardı? Neyi hükmetmişti Rabbimiz bu kitaplarda?
38-41. “Hiç bir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez; İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir.”
Rabbimizin önceki elçilerine gönderdiği kitaplarında da bu son elçiye gönderilen kitaptakilerin aynısı varmış. Bir kere hiçbir kimse bir başkasının yükünü yüklenmeyecek, bir başkasının günahından sorumlu tutulmayacaktır. Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz. Her bir nefis, her bir kimse kendi lehinde ve aleyhinde kazandıklarıyla, yaptıklarıyla sorumludur. Hiç kimse kendi kazandıklarının, kendi yaptıklarının dışında başkalarının amelleriyle değerlendirilmeyecektir. Kimse kimseye yardımcı olamayacak, kimse kimsenin günahlarını hafifletemeyecektir. Kimse kimsenin yükünü yüklenemeyecek, kimse kimseye yardım edemeyecek, kimse kimseye bir fayda sağlayamayacaktır. Çünkü insanlar için ancak kendi sa’-yi, kendi mesaisi, kendi çalışıp çabalaması, kendi ameli, kendi kazan-dıkları vardır. Herkes kendi sa’yinin, kendi amellerinin karşılığını göre-cektir. Tastamam, eksiksiz olarak işlediklerinin karşılığı kendisine verilecektir. Hiç kimse zerre kadar bir haksızlığa uğratılmayacaktır.
Evet, böyle işte. Yani insanın sadece çalıştığı, kazandığı ve somut eylem olarak ortaya koyduğu kişisel birikimi hesabına yazılır. Başkasının birikiminden alınarak kendi birikimine ekleme yapılamayacağı gibi kendi kazancından kısıntı yapılarak başkasının birikim hanesine ekleme yapılmaz.
Şu dünya hayatı insana verilmiş bir çalışma ve kazanma fırsatıdır. Ölünce bu fırsat elden gider ve "amel" defteri kapanır.
Çok yaygın olan dillerde dolaşan bir hadis rivayet edilir."İnsan ölünce sevap defteri kapanır. Yalnız şu üç kimsenin sevapları öldükten sonra da artmaya devam eder:
1- Ana-babası için dua eden hayırlı bir evlat bırakan kimse,
2- Arkada kamuya yararlı bir eser bırakarak ölen kimse,
3- İnsanlara faydalı bir bilgi öğreterek ölen kimse." (Bu hadisi Müslim, Ebu Hureyre'ye dayanarak nakletmiştir)
Burada Peygamberimizin saydığı üç davranış, aslında insanın kendi eylemleri, kişisel kazanımlarının bir bölümüdür.
İmam-ı Şafii ile taraftarları bu ayete dayanarak ölülerin arkasından okunan Kur'an'ın sevabının onlara ulaşmayacağını ileri sürmüşlerdir. Çünkü başkaları tarafından okunan Kur'an o ölülerin kişisel ameli, öz kazanımı değildir. Bundan dolayı Peygamberimiz, ne açıkça ve ne de dolaylı olarak ümmetini ölüler arkasından Kur'an okumaya özendirmemiştir, bu yolda hiçbir yönlendirmesine, hiçbir uygulamasına rastlanmamıştır. Hiçbir sahabi de bu anlama gelecek bir söz söylememiştir.
Ayetler ve önceki sûrelerdeki bazı ayetlerin ortaya koyduğu bir Kur'an ilkesi¬ni kesin bir şekilde vurgulamaktadır. Bu ilke. insanın fiili işleme, seçme ve çalışma/ ça¬ba saffetine yeteneğine sahip olması, kendi eylem ve seçiminden sorumlu oluşu, hayır ve şerr, fayda ve zarar, hidayet ve dalâletten neyi tercih etti ise ona uygun olarak karşılı¬ğını görmesidir. Burada insanın yapmış olduğu işler ve bunun .sonuçlan konusunda o-nun iradesinin kuvvetlendirilmesi sözkonusudur. Ayetlerde, bu iradenin kuvvetlendiril¬mesi hususunda hayati önemi haiz büyük bir uyarı vardır. Ayetler insanın ceza ve mükafatlandırılmasında sırf kendi çaba ve gayretinin tesiri bulunabileceğini anlatmakladır. O derecede ki bu etki, Allah'ın salih kullarına vaadetiiği dünya ve ahirel mutluluğuna nail olabilmek için, iyi davranışlar/pratikler dışında başka birşeye dayanıp güvenmenin faydasizlığmı kişinin benliğine yerleştirmektedir.
Bazı müfessirler bu ayetin tefsirinde, konuyu değiştirerek, işi. ölünün kendisine ba¬ğışlanan ibadet ve sadakalardan yararlanıp yararlanamayacağı tartışmasına götürmüşler ve ölünün bu tür şeylerden yararlanabileceğini ispatlamakla ilgili birçok hadis ve görüşe yer vermişlerdir. Biz ayetlerdeki söz akışının, ayetlerin içerik ve anlamlarının bu tartış¬maya imkan vereceği görüşünde değiliz. Çünkü ayetler, (Kur'an) dinleyenini (okuyanı) iman ve amel-i salibe yöneltme, günah ve sapıklığın neticelerinden sakındırmayı konu edinmiştir.
38. ayette geçen ''Hiçbir kimsenin başkasının yükünü üstlenmemesi"' İslami çağrının getirdiği hak ve adalet ilkelerine uyan bir başka mühim Kur'an İlkesidir: Kişinin, davra¬nışından sadece kendisinin sorumlu olduğu bu sorumluluğu başkasına yükleycmeyecc-ğini ifade etmekledir. Burada kapsamlı bir telkin vardır. Nasıl ki Allah başka birinden sâdır olan davranışın sorumluluğunu bir başkasına yükletmiyor ise, herhangi bir kimseye bir işin sorumluluğunun onu işleyenin dışında birine yüklemesi de uygun değildir. Tabi bu tespit, o kişinin sozkonusu fiille açık veya kapalı olarak bir ilişkisi olmadığı takdirde geçerlidir



42. “Doğrusu son varış Rabbinedir.”
Çünkü nihâyet varış Rabbinedir. Dönüş Allah’adır. Yaşadığınız bu hayatın sonunda bir gün Allah’a dönecek, yaptıklarınızın hesabını Allah’a ödeyeceksiniz. Rabbinizin sorgulamasıyla ve hakkınızda vereceği hükümle karşı karşıya kalacaksınız. Hayır ya da şer, iyilik ya da kötülük ne yapmışsanız, onların değerlendirilmesiyle karşı karşıya geleceksiniz. İnsanlar, toplumlar, mü’minler, kâfirler, zalimler, mazlumlar, yeryüzünde kan kusturanlar, kan emenler, kanı emilenler, sömürenler, sömürülenler, aç bırakılanlar, aç bırakanlar, ezenler, ezilenler, hepsi yarın Allah’ın huzurunda toplanacaklar. Attıkları her adımları, alıp verdikleri her nefesleri onları ölüme doğru yaklaştırmaktadır, hesaba, kitaba yaklaştırmaktadır.
O'na varan yoldan başka bir yol yoktur. O'nun dışında başka bir sığınak bulunamaz. O'nun dergâhından başka bir korunak yoktur. Cennet de, cehennem de O'nundur. Bu gerçek insanın duygularını biçimlendirme bakımından son derece önemlidir. Sebebine gelince insan her şeyin, her olayın ve herkesin sonunun Allah'a vardığının bilincinde olunca daha yolun başındayken yolun kaçınılmaz ve yan çizilmez sonunu kavrar, kendini ve davranışlarını bu gerçeğe göre ayarlar ya da en azından bu çaba içinde olur, yolculuğunun daha ilk adımlarından itibaren kalbi ve gözü bu kaçınılmaz "son"a bağlanır.
Ayetler, insan kalbini yolculuğun son durağına ulaştırdıktan sonra onu tekrar hayata döndürüyor, ona bu sürenin her aşamasında ve her durumunda beliren ilahi dileği gösteriyor

43. “Doğrusu, güldüren de ağlatan da O’dur.”
Ağlatan da O’dur, güldüren de. Birbirine zıt olan ağlamanın sebeplerini de, gülmenin sebeplerini de yaratan Allah’tır. Gamı, kederi, sevinci, neşeyi de yaratan Allah’tır. Yarın kimilerini yaptıklarının karşılığı olarak cennetle güldürecek, kimilerini de cehennemle ağlatacak olan da O’dur. Kimilerini işledikleri kötü amellerini içinde toplayan amel defterleriyle ağlatacak, kimilerini de güzel amelleriyle güldürecek. Kolay bir hesapla sevinç içinde ehlinin yanına, kendisini bekleyen zevçlerinin ve zevcelerinin yanına gönderecek.
Güldüren ve ağlatan Allah’tır. Öyle değil mi, Allah’ın ağlattığını kim güldürebilir? Allah’ın güldürdüğünü kim ağlatabilir? Allah’ın öldürdüğünü kim diriltebilir? Allah’ın hayat verdiğinin hayatını ondan başka kim alabilir? İnsanlığın kaderi Allah’ın elindedir.
Güldüren de, ağlatan da O'dur."
Bu ifadede birçok gerçek saklıdır. Onu okurken zihnimizde birçok düşünceler somutlaşır, beynimizde birçok çağrışımların uyarıcı ve etkileyici şimşekleri çakar.
Evet "Güldüren de, ağlatan da O'dur." Yani insanı gülme ve ağlama yetenekleri ile donatmıştır. Bu iki karşıt psikolojik reaksiyon, insan yapısının iki sırrını oluşturur. Hiç kimse bu iki reaksiyonun niteliklerini ve "insan organizması dediğimiz şu karmaşık yapıda nasıl meydana geldiklerini açıklayamaz. Bu organizmanın psikolojik açıdan yansıttığı karmaşıklığın derecesi, anatomik ve fizyolojik alandaki karmaşıklığından daha az değildir. İşte bu psikolojik ve fizyolojik karmaşıklıklar ve etkenler elele vererek, bütünleşerek, ortak bir işlev halinde "gülme" ve "ağlama" reaksiyonlarını meydana getiriyorlar.
Evet, "Güldüren de, ağlatan da O'dur". Yani insanları güldüren ve ağlatan etkenleri varetti ve insanların karmaşık ve esrarlı yapılarına bağlı olarak bu etkenler sonucunda falanca olaya gülme tepkisi gösterirken filanca olaya ağlama tepkisi göstermelerini, bugün ağladıkları olaya yarın gülmelerini, dün güldükleri olaya bugün ağlamalarını sağladı. İnsanda görülen bu çelişkili görünümlü tepkiler delilikten ve algı yanılmalarından kaynaklanmaz. Sebep değişken psikolojik durumlardır. Çünkü insan bilincinde kriterler, etkenler, gerekçeler, güdüler ve bakış açıları sabit kalmaz.
Evet "Güldüren de, ağlatan da O'dur". Yani aynı anda kimilerini güldürürken, kimilerini de ağlatır. Gülenleri de, ağlayanları da bu tepkilere birtakım özel etkenler sürükler. Kimi zaman bazı kimseleri güldüren bir olay, başka birtakım kimseleri ağlatır. Çünkü sözkonusu olayın berikiler üzerindeki etkisi öbürküler üzerindeki etkisinden farklı olur. Gerçi olay, aynı olaydır; ama birbirinden tamamen uzak sonuçlara yolaçar.
Evet "Güldüren de, ağlatan da O'dur". Kimi zaman aynı insan aynı olay karşısında bu iki karşıt tepkiyi gösterebilir. Yani bugün bir olay karşısında güler, fakat yarın bu olayın sonuçları ile, olumsuz ürünleri ile yüzyüze gelince bu defa aynı olay yüzünden ağladığı görülür. O olaya hiç karışmamış olmayı, o olay karşısında hiç gülmemiş olmayı temenni eder. Mesela dünyada nice gülenler vardır ki, ahirette ağlayacaklardır. Üstelik orada ağlamanın hiçbir yararı olmaz.
Burada kısa bir Kur'an ayetinin zihinde canlandırdığı, bilinçte kıvılcımlaştırdığı çok sayıdaki imajın, çağrışımın ve duygunun bir bölümü ile karşı karşıyayız. İnsanın psikolojik deneyimleri zenginleştikçe, içindeki gülme ve ağlama etkenleri yenilendikçe bu ayetin sözcüklerinden süzülen imajların, çağrışımların ve duyguların yumağı daha kalınlaşır. İşte Kur'an'ın çeşitli görünümlerle sözcüklere damgasını vuran çarpıcı "veciz"liği, erişilmez ifade zenginliği budur

44. “Doğrusu dirilten de, öldüren de O’dur.”
Yine dirilten de O’dur, öldüren de. Hayat ve ölüm konusunda söz sahibi O’dur. Hayatı veren de, alan da O’dur. Hayat sahibi, tüm varlığın, hayatın sebebi O’dur ve sonunda ölümü tattıracak olan da O’dur. Göklerde ve yerlerde canlı-cansız ne varsa hepsini yaratan, hepsini hayata getiren ve hepsinin hayatını düzenleyen O’dur. Onun hayat verdiklerini kimse öldüremez, öldürdüklerini de kimse dirilte-mez. Var mı Allah’tan başka böyle güç ve kudret sahibi? Tüm dünya birleşse Allah’ın öldürdüğü bir canlıyı tekrar diriltebilirler mi? Olmayan birinin, yok olan birinin yaratılmasından söz etmiyorum. Bırakın yoktan bir insan yaratmalarını, ölmüş, ruhu çıkmış ama bedeni yerinde duran, organları yerinde duran, sadece ruhu çıkıp gitmiş bir cesede yeniden hayat verebilecekler mi? Şu egemenlik bizdedir, yetki bizdedir, yasa koyma hakkı bize aittir diyenler insanın, ya da kendilerinin bir tırnağını bile yaratabilirler mi? Biz mâlikiz diyenler, mülkün sahibi biziz diyenler kendi hayatlarına mâlik olabiliyorlar mı? Ölmemeyi becerebiliyorlar mı? Saçlarının ağarmasına, bellerinin bükülmesine engel olabiliyorlar mı?
Canlılar dünyasında bir an içinde milyonlarca ölüm ve doğum sahnesi yaşanıyor. Mesela şu anı ele alalım. Kim bilir kaç milyar canlı varlık ölmüştür. Buna karşılık kaç milyar canlı varlık hayata ilk adımlarını atmış, organizmalarında nereden geldiğini yüce Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği o esrarengiz soluğun ilk kımıldamaları başlamıştır. Kim bilir kaç bin canlı varlık yere yığılmış, fakat bir süre sonra ortaya çıkacak olan başka canlıların malzemesi olmuştur. Acaba çağlar boyunca bu sahneler kaç kez yinelenmiştir. İnsan hayatı karanlık geçmişin labirentlerine dalarak bu sahnelerin sayılara sığmaz yek ününü yakalamaya kalkışınca başı döner. Üstelik bu sahnelerin varlığı, insanın şu gezegende belirdiği ilk günden önceki nice çağları da kapsar. Ayrıca "Bu gezegenin dışındaki başka gök cisimlerinde ölüm ve hayat olayları var mı, yok mu? Varsa bu ölümlerin ve hayatların türü nedir gibi soruların cevabını sadece yüce Allah'ın bilgisine havale etmek zorundayız. Çünkü bunları kurcalamak insan hayalinin işi değildir.
Görülüyor ki, hayalimizin önünde yığın yığın sahneler cirit atıyor. Bu yığın yığın sahneyi zihnimizde canlandıran bu ayetin sayılı birkaç sözcüğü kalplerimizi derinden sarsıyor. Öyle ki, kalplerimiz bu çok sesli melodinin ahenkli titreşimleri altında kendinden geçiyor

45-46. “Doğrusu, atıldığı zaman bir meniden erkek ve dişi olarak iki çifti (Eşi) yaratan O’dur.”
Gerek insanlardan, gerekse hayvanlardan erkek ve dişi çiftleri yaratan Allah’tır. Hem de bir meniden ki, o rahme atılmıştır. Ana rahmine atılmış bir meniden erkeği ve dişiyi yaratan O’dur.
Rabbimiz burada kendi yaratıcılığına dikkat çekiyor. Erkeği ve kadını atılmış bir meniden yarattığını haber veriyor. Akıldan, fikirden, iradeden, bilgiden mahrum bir damla suyun erkek ve kadın olması gerçekten akıllara durgunluk veren bir şey. Atılan bir damla sudan erkek ya da dişi olarak bir insan meydana geliyor. Bu bir damla suyun içinde eli, ayağı, gözü, kulağı, eti, derisi, kemiği olan, konuşan, gülen, ağlayan, hisseden, iman eden, küfreden, erkek olan, kadın olan bir insan çıkıyor. Bunu Allah’tan başka yapabilecek yoktur. Dost da, düş-man da, mü’min de, kâfir de biliyor ki, Allah bu insanı işte bu bir damla sudan meydana getiriyor. Bu bir damla suya “erkek ol! Ya da kadın ol!” diyor ve sonunda Rabbimizin fermanıyla birisi erkek diğeri de kadın oluyor. Bunu Allah’tan başka kimse yapamaz. Meninin içindeki bu sistemi koyan Allah, dilediğini erkek dilediğini de kadın yapıyor. Ne yaptığını, ne yapacağını bilen Rabbimiz bu dengeyi çok güzel kuruyor. Öyle değil mi? Eğer yeryüzünde sadece erkek veya sadece kadın olsaydı o zaman insan türünün kökü kesilirdi.
Her an tekrarlanan görkemli bir gerçektir. Yalnız gözlerimizin önünde sürekli biçimde yinelendiği için onu kanıksıyoruz. Oysa bu olay insan hayalinin canlandırabileceği en müthiş acayipliktir.
Düşünelim. Dışa fışkıran bir meni damlası. İnsan vücudunun ter gibi, gözyaşı gibi sümük gibi çok sayıdaki salgılarından birinin damlası. İşte bu salgı damlası ,yüce Allah'ın tasarlayıp belirlediği bir sürenin sonunda ne oluyor? İnsan oluyor. Bir süre sonra da bu insandan erkek ve dişi cinsleri türüyor. Nasıl? Eğer gerçekten meydana gelmiş olmasa insan hayalinin ucundan bile geçmesi düşünülemeyecek olan bu çarpıcı olay nasıl meydana geliyor? Son derece karmaşık, son derece kompleks yapıya sahip olan şu "insan" bir damlacık meninin, hatta milyonlarca hücreden oluşan bu damlanın bir tek hücresinin neresinde gizleniyor? insan denen canlı eti ile, kemiği ile, derisi ile, damarları ile, saçları ile, tırnakları ile vücut hatları ile parmak izleri ile, yüz çizgileri ile, huyları ile, karakteristik özellikleri ile, yetenekleri ile bu tek hücrede nasıl saklanıyor? Milyonlarca benzeri ile birlikte bir damla meni içinde yüzen bu mikroskobik hücre bunca ayrıntıyı nasıl bünyesinde barındırıyor? Özellikle ilerdeki "cenin" evresinde ortaya çıkacak olan erkeklik ve dişilik karakteristikleri bu hücrenin neresinde saklanıyor?
Hangi insan kalbi bu müthiş, bu çarpıcı gerçek karşısında şaşkınlıktan donakalmaz da şımarık ve inkarcı bir tavırla şöyle sözler gevelemeye kalkışabilir?: "Bu iş böyle oldu, o kadar. Doğal olay yolunu izledi, o kadar. Canlı hücre belirli süreci boyunca gelişti, o kadar: ' Aynı kalbin bir de bilgiçlik taslayarak şöyle sözler söylemesine ne buyurulur? "Efendim, bu hücre bünyesinde taşıdığı soyunu sürdürme yeteneği sayesinde bu süreci izledi. Tıpkı aynı yetenekle donanmış olan diğer canlı türleri gibi."
Bu defa bu açıklamanın kendisi açıklanmaya muhtaçtır. Peki, hücreyi bu yetenekle donatan kimdir? Bu hücreye soyunu sürdürme, soyunun yeni bir dölünü meydana getirme arzusunu kim aşılamıştır? Bu minik, bu zayıf canlı tohumuna yeni bir döl meydana getirme gücünü kim vermiştir? Bu gizli amacını gerçekleştirebilmesi için izleyeceği doğru yolu kim çizmiştir? Bu hücreciğin bünyesine sürdüreceği soyun karakteristik niteliklerini kim yerleştirmiştir? Bu hücreciğinin aynı karakteristik nitelikleri taşıyacak bir döl vererek soyunu sürdürmekteki amacı ve çıkarı nedir? Eğer o hücreciğin arkasında tasarlayıcı güçlü bir irade olmasa, bu iradenin belirli ve plâna bağlanmış bir dileği olmasa, yine bu üstün irade dileğine vardıracak yolu çizmemiş olsa bu süreç kendi kendine gerçekleşebilir mi?
Sonra her an gözler önünde tekrarlandığı için hiç kimsenin inkar edemeyeceği "ilk yaratılış" olgusundan hemen "yeniden diriliş"olgusuna dönülüyor.


47. “Doğrusu ölümden sonra tekrar dirilten de O’-dur.”
Bu dünyadaki yaratma Allah’a ait olduğu gibi, diğer yaratma da O’na aittir. Ölümden sonraki diriliş de Allah’a aittir. Dünyadaki bu hayatı var eden Allah elbette ölümünden sonra insanları tekrar yaratmaya, tekrar diriltmeye kâdirdir.
Yeniden diriliş" insan bilgisine kapalı bir "gayb" olgusudur. Fakat "ilk yaratılış" olgusu bu ikinci olgunun ön göstergesidir, onun olabileceğini gösteren bir kanıttır. Sebebine gelince vücuddan fışkırmış bir damla meniden erkekli-dişili insan çiftlerini yaratan yüce Allah, hiç kuşkusuz kemik kırıntılarını yeniden canlı insan haline getirmeye muktedirdir. Çünkü kemik kırıntıları fışkıran bir meni damlasından daha önemsiz şeyler değildir. Ayrıca yeniden dirilme olayının gerekçesine ilişkin birer ipucudurlar. Sebebine gelince küçücük bir canlı hücreyi uzun ve zahmetli yolculuğu boyunca yardımcı olan gizli iradenin mutlaka yeryüzü yolculuğunu aşan, uzun vadeli bir amacı vardır. Çünkü yeryüzünün sınırları içinde hiçbir şey tam olarak gerçekleşmiyor. Burada ne iyiler iyiliklerinin eksiksiz karşılıklarını alabiliyorlar ve ne de kötüler, yaptıkları kötülüklerin hakkettirdiği cezalara tam olarak çarpılabiliyorlar. Çünkü sözünü ettiğimiz üstün irade herşeyin tam olarak yerini bulabilmesi için insanların yeniden dirilmesini planlamıştır. Demek ki, "ilk yaratılış" olgusu, "yeniden diriliş" olgusuna iki koldan delil sunmaktadır. Bundan dolayı bu olgu, burada "tekrar diriliş"ten önce gündeme getiriliyor.
Gerek ilk yaratılış aşamasında gerekse yeniden diriliş döneminde yüce Allah, dilediği kullarına varlık sunar, onları tatmin eder

48. “Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan da O’dur.”
O’dur zengin kılan, kanaatkar kılan. Fakiri zengin eden, servet veren O’dur. Doyuran O’dur, besleyen O’dur, rızık veren O’dur. Şu anda sahip olduğumuz her şeyi veren O’dur. Ev, arazi, bağ, bahçe, mal, mülk veren O’dur. Dilediğine zenginlik, dilediğine de fakirlik veren O’dur.
Düşünün bir meni iken, basit bir kan pıhtısı, basit bir su damlası iken, elimiz yok, ayağımız yok, aklımız yok, fikrimiz yok, gücümüz-kuvvetimiz yokken, varlığımızdan bile haberdar değilken, kendimizi bile korumaktan acizken bizi yaratan, bizi adam eden Allah’tır. Ana rahminden dünyaya geldiğiniz günü bir hatırlayın. Neyiniz vardı? Aklımız yoktu, bilgimiz yoktu, malımız, gücümüz, çevremiz, kredimiz, hattâ baba evinde bize ait bir odamız bile yoktu. Hiçbir şeysiz, yapayalnız, güçsüz, kuvvetsiz, bakışsız, görüşsüz, konuşmasız aciz bir varlıktık. Bize mal verdi, mülk verdi, servet verdi. Her şeyimizi kendisine borçluyuz.
Öyleyse bu âyetler çerçevesinde kendi kendimize şunu diyeceğiz: Bizi yaratan, bizi pek çok nîmetleriyle perverde eden ne bu Rabbimize karşı bu halimiz ne böyle? Kim tarafından yaratıldık? Kimlere minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeğini yiyor, kimin kılıcını sallamaya çalışıyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Kim verdi bu servetlerimizi, kimin yolunda kullanıyor, harcıyoruz? Var mı Allah’tan başka zenginlik veren? Var mı Allah’tan başka mülke sahip olabilen? Şu yeryüzünde tanrılık iddiasında bulunan, “insanlar bize itaat etmek, bizim yasalarımıza tabi olmak zorundadır” diyenler içinde sahip oldukları zenginliklerini koruyabilen var mı? Hani nerede bizden önceki zenginler? Nerede güçlüler? Nerede melikler, hükümdarlar? Şu anda onların hepsi de üzerlerine basa basa, tepine tepine gezdiğiniz bir dünyanın, bir toprağın altında değiller mi?
Yüce Allah dünyada dilediği kullarına türlü alanlarda zenginlik bağışlar. Bu alanlar sayıca çoktur. Mal zenginliği olur, sağlık yeterliliği olur, evlat zenginliği olur, psikolojik zenginlik olur, düşünce zenginliği olur, yüce Allah'a bağlılık zenginliği olur ki, bu en emsalsiz hazinedir. Ayrıca O, ahirette de dilediği kullarına ahiret zenginliği bağışlar. Bunların yanısıra gerek dünya nimetlerinden yana gerekse ahiret mutluluğundan yana dilediği kullarının gözünü doyurur, onları tatmine erdirir.
Kullar yoksuldurlar, açtırlar. Ancak hazinelerinden alacakları paylar sayesinde zengin olurlar, doyuma kavuşabilirler. Zengin yapan ancak O'dur. Doyuma erdiren de sadece O'dur. Burada pratikte yaşanan bir gerçek aracılığı ile ve dünyada da ahirette de göz diktikleri bir ayrıcalık yolu ile kalplerine dokunuluyor. Amaç tek kaynağa yönelmelerini, dikkatlerini biricik dolu hazineye çevirmelerini sağlamaktır. Gerisi boştur, tamtakırdır

49. “Doğrusu Şi’ra yıldızının Rabbi O’dur.”
Yine O Allah Şi’ra yıldızının Rabbidir. Yıldızların Rabbi, yıldızların yaratıcısı, yıldızların yasasını koyan, yıldızlara egemen olan, onların hayat programlarını belirleyen de Allah’tır. Yani ey insanlar, sizler yıldızların Rabbi olan Allah’ı bırakıp ta O’nun yarattıklarını tanrılaştırmaya mı çalışıyorsunuz? Tüm yıldızların boyunlarındaki iplerin ucu elinde olan Allah’ı bırakıp ta O’nun yarattıklarına mı tapınmaya çalışıyorsunuz? Hayır hayır, kulluk yaratıcının hakkıdır. Yıldızları yaratan, yerdekileri ve göktekileri yaratan Allah’tır. Öyleyse hamd da Allah’a aittir. Övgü ve senâ Allah’a aittir. Övülmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Kulluk edilmeye lâyık tek varlık O’dur.
Böyle iken Allah’ı tanımayanlar başkalarına hamd etmeye çalışıyorlar. Başkalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye, Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar. Kimileri Allah’ın yarattığı yıldızları, ayı, güneşi, kimileri maddeyi Allah yerine koyarak Allah’a denk tutuyor, kimileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak O’na denk tutuyorlar. Kimileri yeryüzünde O’na arkadaşlar, ahbaplar, vekiller ve yetkililer izâfe ederek, kimileri Allah’a çocuklar izâfe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı ateşe, kimileri taşa, toprağa, ki-mileri kadına, kimileri Allah makamına oturttukları insanlara, tâğutlara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kullardır. Kulluk onların değil, onları var edicinin hakkıdır.
Yıldızları yaratan Allah’tır. Hem şu gökyüzündeki dünyanızdan milyonlarca kere daha büyük yıldızları, hem de şu anda karşılarında vecd ve istiğrak halinde secdelere kapandığınız, kendilerine arz-ı ubûdiyetlerde bulunduğunuz, alkışladığınız, kulluğun zirve noktasında huzurlarında kendinizden geçtiğiniz her türlü sosyal ve ekonomik yıldızları, sanat dünyasının yıldızlarını yaratan da O’dur. Toplum içinde yıldızı parlayanları yaratan O’dur. Allah yanında, yaratıcıları yanında göktekilerin bile bir değeri yokken yerdekilerin ne değerleri var ki onlara tapınmaya çalışıyorsunuz?
"(Bazı müşriklerin taptıkları) "Şira" yıldızının Rabb'i de O'dur." "Şira" yıldızı güneşin yirmi kat ağırlığında, güneşten elli kat daha parlaktır; dünyamız ile arasındaki uzaklık, güneş ile aramızdaki uzaklığın bir milyon katıdır.
Araplar arasında bu "Şıra" yıldızına tapanlar vardı. Ayrıca kimileri de onu önemli olayların habercisi sayarak hareketlerini gözlüyorlardı. Kayan yıldıza andederek söze başlayan, yüceler alemine dönük yolculuktan sözeden, bunların yanısıra tek Allah inancını zihinlere yerleştirmeyi, asılsız ve tutarsız putperestlik inancını reddetmeyi amaç edinen bu surede yüce Allah'ın "Şıra" yıldızının Rabb'i olduğunun vurgulanması son derece anlamlıdır.
Bir yandan insanın iç dünyasının derinliklerine ve öbür yandan dış dünyanın çeşitli ufuklarına yönelik uzun gezi burada noktalanıyor. Arkasından helak edilmiş eski milletlere yönelik gezi başlıyor. Bu milletler de tıpkı müşrik araplar gibi kendilerine gelen uyarıcıları yalanlamışlardı. Bu gezide yüce Allah'ın gücüne, özgür dileğine ve bu gücün tek tek eski milletlere yansıyan belirtilerine dikkat çekiliyor